Aylık arşivler: Haziran 2016

Macera Dolu Amerika – Silikon Vadisi – Bölüm 1

Öncelikle herkese merhaba. Uzun süredir kalemi elime almadığım için kendimi paslanmış hissediyorum. Yazmak, uzun uzun yazmak istiyorum. Heyecanım kaçmadan, enerjim bitmeden, düşüncelerim uçmadan yazmak istiyorum. Hani gece uyanırsın, çok güzel bir rüya görmüşsündür ve tüm detaylarını hatırlarsın. Sonra tekrar uyursun. Sabah kalktığında rüyanı hatırlayamazsın. Ben şu anda gece uyandım ve size rüyamı anlatacağım. Eğer tekrar uyursam bu rüyayı unutacağım ve anlatacak bir şeyim kalmayacak. Evet, kısa kes San Francisco havası olsun dediğinizi duyar gibiyim. O yüzden başlıyorum.

Nereden çıktı bu Amerika?
Günlerden bir gün CEO’muz ile Skype üzerinden toplantı yapıyorduk. Biz 4 kişi Türkiye’de, Ahmet Bey Amerika’da CRM hakkında konuşuyorduk. Satın alacağımız bir yazılım hakkında istişare ederken, “Neden buraya gelip, son pazarlıkları firma ile yüz yüze yapmıyorsunuz?” dedi Ahmet Bey. Cemil Bey ve IT direktörümüz bu konuda hem fikir oldular. IT direktörümüz Hakan Bey, “Bu sefer Sabri Bey de gelsin, hem Silikon Vadisini görmüş olur” dedi. Ahmet Bey bana vizem olup olmadığını sorup, olmadığını (!) öğrendikten sonra, tarihe geçen şu sözleri söyledi: “Sen, 8 sene Analitik alanda çalışmış bir kişi olarak, hiç Silikon Vadisine hatta Amerika’ya gitmedin mi?” Cevap aslında çok basitti. Bahane üretmeye gerek yoktu. “Hayır” dedim. Götürmeyenler göndermeyenler utansın diyecektim ama suç bendeydi. Sustum ve vize almak için Amerika konsolosluğunun yolunu tuttum. Evet işte Amerika yolculuğumuz bu şekilde başladı. Vizemiz çıktı, biletlerimizi aldık ve Genel Müdürümüz Osman Bey, Merkez Planlama Direktörümüz Cemil Bey, IT Direktörümüz Hakan Bey ve naçizane Perakende Analitiği Müdür olarak ben Sabri Suyunu Amerika’nın en uzak noktalarından San Francisco’nun yolunu tuttuk.

Silikon Vadisi

Gecem Gündüzüme Karıştı
Benim gibi ülkesini çok seven ve yurtdışına sadece 5 kere çıkmış, onda da en fazla 4 saat uzağa gitmiş biri iseniz, Amerika seyahati tam sizin için. Harika bir deneyim yaşayacaksınız. Buradan San Francisco sadece 14 saat(cik). Çok eğlenceli değil mi? Ekonomide değil de Comfort ya da Business’da uçuyorsanız gerçi çok problem etmenize gerek yok. Piremsesler gibi uyuyabilir, o yemek gitsin bu yemek gelsin diyerek gününüzü gün, gecenizi gece edebilirsiniz. Yine de şunu açık yüreklikle söyleyebilirim ki, THY çok başarılı bir kuruluş. Her ne kadar onlar da her bir şirket gibi karlılığı düşünüp koltukları çok dar yapsalar da, diğer sağladıkları imkanlar gayet mutluluk verici.
Özellikle uçuşa geçmeden önce Atatürk Havalimanı’nda bulunan Dış Hatlar Lounge’dan bahsetmek istiyorum. Daha önce yurtiçi lounge girmiştim. Ne kadar farklı olabilir ki diyordum. OMG! 5 yıldızlı bir otelden faksız bir yer ile karşılaştım. Tüm dünya mutfağından, çeşitli yemekler, sizin için pişiriliyor. Uyumak için özel alanlar, oyun konsolları, hatta duş bile bulunuyor. Uçuşunuzdan 4 saat önce gelip burayı kullanabiliyorsunuz. Şirketimin verdiği corparate card sayesinde ücretsiz olarak kullandık biz de.
Neyse uçuş başladı. Her yolculuk klasiği gibi, ilk başta enerjim gayet yüksekti. Fakat yolculuk devam ettikçe enerjim düştü, düştü ve yolculuğun sonunda 4-5 saat uyudum sanırım. İstanbul’dan saat 14:00 gibi yola çıktık. Dünyanın yuvarlak olmasından dolayı uçak ilk olarak Kuzey Kutuplarına doğru yol aldı. Ardından tekrar ekvatora doğru yönelerek yarım elips şeklinde bir güzergahta gitti. Uçağa bindiğimizde öğlendi, ardından ikindi sonra akşam ve gece oldu. Kutuplarda gece yolculuğumuz ardından Birden gün ağarmaya başladı. Tekrar akşam ve ikindi oldu. San Francisco’ya indiğimizde saat 17:00 civarıydı. Toplam 14 saat gittikten sonra, sadece 3 saat ileri gitmiştik. Buradan şunu anlayabiliyordum. Bu gidişin dönüşünde şaftım kayacaktı 🙂

ucus_haritasi

Yo! Neden Geldin Amerika’ya dostum?
Uçak indi. Dizlerimizdeki o ince sızı yürümeye başlayınca önce çıtırtılara, ardından gevşemeye başladı. Uzun yolculuğa gidecek olanlara ilk tavsiyem, yanlarında mutlaka kişisel ilaçlarını götürmeleri olacaktır. Örneğin benim gibi alerjik bir insansanız, yanınıza mutlaka devamlı kullandığınız anti-histaminikleri alınız. Ağrı kesici, kaç gevşetici, vitamin, vs. bunları unutmayınız. Tamam tamam biz de biliyoruz walgreens ve cvs’yi. Ama yanınızda taşıyın işte. Kabahat size tavsiye veren de. Uçaktan indikten sonra bavullarımıza ulaşmadan önce, sevgili pasaport görevlisi, Ne(r)den Geldin Amerika’ya dedirtecek sorular soruyor sizlere. Neden geldin, ne iş yapıyorsun, ne kadar kalacaksın, ne yapacaksın gibi uzayıp giden sorular soruyor. Siz de sabırla cevap veriyorsunuz. Sonuç olarak geçiyorsunuz ve bavullarınıza ulaşıyorsunuz. Bavulları da aldıktan sonra biz araç kiralamak için araç kiralama istasyonuna doğru yola koyulduk.

hava_limani

Güzel bir uygulama yapmışlar. Aslında çok basit. Uzun süreli araç parkı ve Araç kiralama istasyonlarını havaalanından 1 km kadar uzak bir yere konumlandırmışlar. Havaalanının içinde dolaşan iki adet insansız havaray ringi, terminaller, otopark ve araç kiralama durakları arasında dolaşıyor. İnsansız konusuna dikkat çekmek istiyorum. Amerika seyahetimiz boyunca, özellikle otomasyon, akıllı sistemler, robotlar gibi örneklerden çok bahsedeceğim. Kendi kendine giden tren gerçekten çok basit bir örnek ama 7/24 kendi kendine çalışan makinistsiz bir tren bence gayet şaşırtıcı idi.

Araç kiralama istasyonuna gittik. Çok farklı bir şey yok. Buradaki gibi. Abartmaya gerek yok. Sadece fiyatlar biraz daha ucuz. Biz biraz kalabalık olduğumuz ve eşyamız çok olduğu için büyük bir araç kiraladık. 7 koltuklu bu araç, tam bir canavar.

kiralik_araba

Hayatımda böylesine bir canavarı ilk defa kullandım. Bu arada anladığınız kadarıyla, Amerika’da araba kullanma deneyimini de elde etmiş oldum. En çok dikkatimi çeken, “Yola adımını at, araba durur” hehe şaka şaka. Asıl dikkatimi çeken, yerlerdeki “STOP” işaretleri. Amerika’da bir dört yol üzerinde iki araç aynı anda farklı yönlerden gelip kavşakta durdukları vakit, hangi araç önce full stop yapmış ise sonradan duran araç, önceden duran araca yol verir. İlk gelen ve ilk duran, her zaman ilk gider yoluna devam eder. Bu kuralın nasıl çalıştığını görseniz hayretler içinde seyredersiniz. Böyle söylüyoruz çünkü Türkiye’de sinyal sistemleri çalışıyorken dahi kavşakları kilitleyen usta şoförler var. Amerika’da en karmaşık çok şeritli kavşaklarda dahi sinyal sistemleri bozulacak olsa, bu basit kural sayesinde herkes birbirine düzenli olarak yol verdiğinden, bir saniye olsun trafiğin kilitlendiğine ve arabaların birbiri üstüne yığıldığına, şoförlerin araçlardan sarkıp birbirini yediğine şahit olamazsınız. (kaynak: http://www.dialognette.com/Icerik/7250/MERAKLISINA-GREEN-CARD-VE-OF-COURSE-ARDINDAN-AMERIKAN-VATANDASLIGI—5)

kliseler

Eğer bana biri STOP’un ne işe yaradığını söylememiş olsaydı, ciddi bir kazaya sebep olabilir, ceza yiyebilir hatta Allah korusun hapse girebilirdim. Abartmıyorum, çok ciddi önem verilen bir olay. İnsanların bu kadar kurallara riayet etmesinin de bir sebebi var. Yaptırımlar ve cezalar. Siz bu kurallara uymazsanız, cezanızı çekersiniz.

Arabayla yaptığımız kısa bir yolculuğun ardından otelimize ulaştık. Crowne Plaza Palo Alto adlı otelde kaldık. Otelimiz Silikon Vadisine ve Stanford Üniversitesine çok yakın olan bir oteldi. Konforlu, bakımlı ve tertemiz bir otel. Çok rahat ettiğimizi söyleyebilirim. Şirketime tekrar teşekkür ediyorum böylesine güzel bir otel ayarladığı için.

crowne-plaza-cabana-palo-alto

Jet Lag
Bir insan Jet Lag olmadan, Jet Lag’ın (JL) ne olduğunu anlaması mümkün değilmiş. Hep duyuyordum ve “yav he he” diyip geçiyordum. İlk gün yorgunluktan hiçbir şey anlamadım. Ama ikinci gün olduğunda gece yatağa kafamı koyduğumda, bu JL denilen şeyin ne menem şey olduğunu anlamış oldum.

Jet lag, jet sendromu, jet yorgunluğu veya eşzamanlama bozukluğu; kısa zamanda uzun mesafeler kateden insanlarda farklı zaman dilimlerine ulaşılmasına bağlı olarak biyolojik ritmin bozulması. İnsan vücudunun yaklaşık 24 saatlik biyolojik etkinlik çevriminin ani değişmeler nedeniyle uğradığı geçici değişiklik ve düzensizliklerdir. Genellikle uyku ve yeme düzeninin bozulması, baş ağrısı, zihinsel performans düşüklüğü ve yorgunluk hissi ile kendini gösterir. Bazı vakalarda depresyona da rastlanır.
Jet lag’in etkileri en çok doğuya doğru gerçekleşen yolculuklarda görülür. Bunun nedeni doğuya uçarken, zaman dilimlerinin artması nedeniyle, varış noktasında geçirilen ilk günün 24 saatten kısa olmasıdır. Biyolojik ritmi 24 saatin altına düşürmek çok güç olduğu için, vücut aradaki zaman farkını kapatmakta zorlanır. (Wikipedia)

Ben de tam tersi oldu. Dönüşte değil de gidişte daha hissedilebilir bir sendrom yaşadım. Buradan 10 saat üzerinde uçuş yapan kişilere en büyük tavsiyem, biyolojik saatinizi mümkünse bir gün önceden değilse uçakta ayarlamaları yönünde olacaktır.

Gez, Gör, Çalış
Amerika ziyaretimizin 4 amacı bulunmaktaydı.
1- CRM projelerimiz kapsamında anlaşma yapacağımız firma ile görüşmek
2- Order Management System (OMS) ve Omnichannel ile ilgili iki firma ile görüşmek
3- Silikon vadisindeki teknoloji firmalarını ziyaret edip onlarla istişare etmek
4- Gezmek 🙂
Açık konuşmak gerekirse çok fazla gezeriz, San Francisco’nun altını üstüne getiririz diye düşünüyordum. Fakat, verimlilik konusunda kariyer yapmış 1 CEO, 1 Genel Müdür ve 2 Direktör ile bu çok mümkün olmadı. Çok çalıştık. Hatta bir gün gece 23:00’dı ve biz hala toplantı yapıyorduk. (Tamam 2 gün full gezdik. Bunu mu duymak istiyorsunuz)

Gittiğimiz günün ertesi günü (Pazar), normal şartlar altında Groupon ile görüşmemiz bulunmaktaydı. Fakat bu programın hafta içine ertelenmesinden dolayı birden Pazar günü bize kaldı. Atladık ufak arabamıza, açtık Rafet El Roman’dan Macera Dolu Amerika şarkımızı koyulduk San Francisco merkeze. Bulunduğumuz yer ile SF arası yaklaşık 1 saat sürüyordu. İlk durağımız SF’nin en ünlü yeri olan Galden Gate Köprüsü idi. Amerika’ya gideceklere en önemli tavsiyelerimden bir tanesini daha veriyorum. Navigasyonsuz arabaya binmeyiniz. Eğer internetinize güveniyorsanız, Cep telefonu da iş görecektir. Fakat internet sıkıntı olacaksa, mutlaka araba kiralarken bir tane navigasyon cihazı da alın.

macera_dolu_amerika

Bu arada Amerika’da artık insanlar Waze adlı uygulamayı yoğun olarak kullanıyorlar. Türkiye’de henüz popüler olmasa da Amerika’da çok başarılı olduğunu kullanan kişilerden duydum.

Son bir tavsiye ile tavsiye sezonunu şimdilik kapatayım. Biz araç kiralarken bir tane de wifi hotspot kiraladık. Bu wifi hotspot aslında içine yazılım atılmış bir Samsung Note 2 telefon. İçindeki yazılım sayesinde 4 kişiye kadar sınırsız internet kullanabiliyorsunuz. Buna ek olarak günlük 60 dakikaya kadar uluslararası konuşabiliyorsunuz. Bizim hayatımız çok kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Nerede yemek yiyebiliriz, nereye gidebiliriz, buranın neresi iyidir gibi soruları cevapladık. Aynı zamanda sınırsız sosyal medya, whatsapp ve skype görüşmesi de yapabildik. Biraz tuzlu bir alet. Günlük 20 dolar. Eğer bizim gibi 4 kişiyseniz aslında mantıklı bir olay. Ama 1 kişi iseniz gidip AT&T’den kontörlü bir hat almanızı tavsiye ederim. (Öyle bir şey var mı bu arada, kontör mü kaldı ya :))

Altı üstü bir köprü? Kırmızı hem de.
Golden Gate Köprüsü Amerika’nın sembollerinden biri olarak görülmektedir. Özgürlük heykelinden sonra Golden Gate köprüsü en önemli yapıtlardan bir tanesidir. Açıkçası köprü hayranlığı olan bir insan olmadığım için bana sadece bir köprü olarak göründü. Sonra neden bu kadar önemli bir yapı olduğunu araştırayım dedim.

golden_gate

Öncelikle bu köprü kırmızı. Kırmızı köprü mü olur diye soracaksanız bana sormayın. Biliyorsunuz ki renk körü olduğum için, kırmızı olduğunu istanbul’a gelip bu yazıyı yazmaya başlayınca öğrendim. Hatta bunun hakkında bir kitap bile bulunuyor. This Bridge will not be Gray http://www.fastcodesign.com/3053575/why-the-golden-gate-bridge-is-orange
Adamların her yerinden özgünlük fışkırıyor. Hatta özgürlük fışkırıyor. Bence bu köprünün bu kadar öne çıkmasının üç nedeni var. Birincisi köprünün geçmişi yani yapımı ve kırdığı rekorlar. İkincisi köprünün yürüyüşe, bisiklet binmeye açık olması. Bu da aslında özgürlüğü simgeliyor. Sonuncusu, reklamının çok başarılı yapılması. Adamlar, Golden Gate köprüsünün girişinde bir dükkan açıp, sadece bu köprü ile ilgili malzemeler satıyorlar. Çatal bıçaktan tutun da kitaplara, Çıkartmalardan tutun da tabaklara, aklınıza gelebilecek bir çok hediyelik eşyayı bu köprüye uyarlamışlar. Ve kasada genelde sıra var 🙂 Fiyatlar da öyle ucuz değil.

golden_gate_1

Köprü hakkında da kısa bir bilgi geçelim. Köprü 1933-1937 yılları arasında yapılmış. Şimdi düşününce o zamanki teknoloji ile böylesine bir köprü yapılması da baya efsaneymiş gerçekten. 1964 yılına kadar dünyanın en uzun asma köprüsü ünvanını taşımış. Benim en çok dikkati çeken halatların kalınlığı idi. Tam 92cm çapında halat kullanmışlar. Hadi o halatı kullandın, nasıl çektin yukarı arkadaş. Fotoğraflarda da görebilirsiniz ne kadar deli halat kullandıklarını.

golden_gate_2

Hava soğuktu ve yağmurluydu. Golden Gate köprüsünün altında şiddetli akıntıları ile meşhurmuş. Ve buna ek olarak ciddi dalgalar oluşuyormuş. Vatandaş büyük dalga buldu mu affeder mi? Affetmez tabi. Adamlar havanın soğuğuna aldırmadan sörf yapıyorlardı. Hatta bir tanesi düştü kayalara yapışıp beyninin pekmezi akıyordu neredeyse. Arkadaşı geldi kurtardı.

Balıkçı dediğin Wharf der!
Golden Gate köprüsünden sonraki durağımız, Fisherman’s Wharf adı verilen mekandı. Arabada Wharf’ın nedemek olduğunu tartıştıktan sonra “Rıhtım”, “İskele” sonucuna ulaşıp rahatladık. Uçaktan indikten sonra gözümü kapatıp buraya getirselerdi ve burası SF deselerdi, “Bırakın dalga geçmeyi. SF diyorsun ama burası bildiğin Tayland sahil kasabası” derdim. Bilimum deniz canlılarını – özellikle yengeç – yiyebileceğiniz, geliri orta altı insanların takıldığı bir yer. Hem satıcıların hem de ziyaretçilerin uzakdoğulu olduğu göze çarpıyordu. Havanın da kapalı olması sebebiyle çok sarmadığını söyleyebilirim. Gerçi bir iki karides götürseydik hiç fena olmazdı.

wharf_2

Oyuncak değil Atari Müzesi
Tam buradan ayrılıyorduk ki, Tripadvisor’ın bir tavsiyesi gözüme çarptı. Mekanik Müzesi. Mekanik müzesi ücretsiz bir müze. Aslında dünden bugüne atari salonun tarihçesi diyebiliriz. Tam ismi “Musee Mecanique” Burada en çok dikkatimi çeken, insanların geninde oyun oynamak, eğlenmek ve yarışmak var. Bu böyle gelmiş böyle gider. Bugün milyon dolarlık oyunlar yapılmasının ve bu oyunun ciddi bir pazara sahip olmasının nedeni de bu. Diğer dikkatimi çeken konu da, Amerika’nın bu noktaya gelmek için, ciddi yol kat etmiş olduğu. Bugün düşünüyorum da, biz bir oyun yapmak için bu yoldan geçmeden nasıl başarılı olabiliriz? Amerika’yı tekrardan keşfetmek gerekmez mi?

musee

DownTown Abi (Abbey)
Buradan çıktıktan sonra SanfRancisco merkeze yani namı diğer DownTown’a gittik. DownTown nedemek diye baktığımda, kafanızı kaldırdığınızda gökyüzünü görmek için uğraştığınız yer diye yazıyordu. Şehir merkezinde en çok dikkatimi çeken, çok aşırı modern olmamasıydı. Cable Car dedikleri, otobüs ve treleybüs karşımı bir araç ile insanlar yolculuk ediyordu. Fakat asıl dikkatimi çeken şey ise, Midtown Madness günlerinden kalma yolların gerçek hallerini görmem. Harika yokuşlardan uçarak geçmek ne kadar da eğlenceli olurdu kim bilir. Kim bilir, bizim bilmeyeceğimiz kesin. SF merkezde ne yaptık. Karnımız çok açtı. Yemek yedik. Bu ziyaretimizdeki bence en iyi yemeklerden birini yedik. Amerika’yı ziyaret edecek kişilere tavsiyelere devam ediyoruz. Öncelikle bizim gibi, Helal yiyecek konusuna dikkat ediyorsanız, yemek seçenekleriniz otomatik olarak 100’den 10’a düşüyor. Hatta 5’e falan düşüyor olabilir. Zomato, Foursquare ve özellikle Zabihah adlı uygulamayı indirmenizi tavsiye ederim. Bulunduğunuz yere yakın helal restorantları buralardan görebilirsiniz. SF merkezde biz ne yedik. Ziggy’s Burger adlı mekanda, Burger menü yedik. “South of the Border Burger” adlı burgerin yanında Curly Fries ve sınırsız kola ile bir güzel mideye indirdim. Fotoda görebildiğiniz üzere, belli ürünlerin dışında kalan tüm yemekler helal. Lezzetini soranlar için şunu söyleyebilirim ki, Türkiye’de herşeyin en güzelini bulabilirsiniz. Amerika’da şunu yedim ki Türkiye’de yok diyebileceğim bir şeye rastlamadım. Canım ülkemde eğer doğru yerlere giderseniz en güzel yemekleri yiyebilirsiniz. Ama Ziggy’s ortalamanın gayet üstündeydi. Bir Virginia Angus değildi tabiki ya da bir mano?

ziggy_1 ziggy_2

Buradan çıktıktan sonra şehir merkezinde biraz dolaştık. Otoparkçı abinin Türk çıkıp bizden para almamasını saymazsak ilginç bir şeye rastlamadım. Son durağımız, Lombard Street ve Ghirardelli Square (Çikolata Fabrikası) idi. Lombard Street’e gece gittiğimiz için çok bişey anlamadık. Aslında bu dik sokaklardan bir tanesini zig zag şeklinde indirelim de insanlar burayı ünlü saysınlar demişler. Biraz yeşillik eklemişler, bakın burada yalnız duran birkaç çiçek var demişler, ahanda size olmuş lombard street.

lombard

Son olarak Çikolata fabrikamızı – Ghirardelli Chocolate – da anlatayım ve bu yazıya bir son vereyim artık. Ekşi Sözlük’de güzel bir benzetme var. “istiklal’deki j’adore’un koskocaman bir alana taşındığını düşünün!” aynen öyle. Tatlıların isimleri SanFrancisco’daki şehre özgü olan şeyler yapılmış. Cable Car, Golden Gate, vs. Oh la la beatrice’nin kralını burada yiyebilirsiniz. Yedim de. Ama diyorum ya, bizim damak zevkimiz gerçekten çok gelişmiş. Biz yemek kültürü olarak çok ciddi bir konumda bulunuyoruz. Eti pişirmeyi bilmiyorduk, onu da tam olarak öğrendik, bence çok da güzel oldu.

Ghirardelli

Ve bu uzun günün ardından otelimize dönüş yaptık. Peki nereleri gezmedik ya da gezseydik güzel olurdu.
İlk olarak Alcatraz’a gitmeyi isterdim. Golden Gate Milli Rekreasyon Alanı’na gidebilirdik hava güzel olsaydı. Palace of Fine Arts önünden geçtik, aklımda kalmadı değil. Segway turları adı verilen ve bu iki tekerlekli zamazingolarla yapılan şehir turu harika olurdu. Ama şimdi baktım da baya gezmişiz. Hakkını yemeyelim.

Evet ilk yazımızın sonuna gelmiş bulunmaktayız. Gördüğünüz gibi ilk yazı, gezme, görme ve yeme üzerineydi. İkinci yazımızda, ilk durağımız olan IBM, sonrasında şirketimizin silicon vadisindeki ofisi ve son olarak Amazon.com yöneticilerinden biri ile yaptığımız söyleşinin başlıklarına yer vereceğim.

İkinci yazı da görüşmek üzere.

Edelkrone – Başka Bir Şey – Editör Başvurusu

Merhaba Herkese,

Aşağıda ilginç bir blog yazısı okuyacaksınız. İlginç çünkü, bu yazı bir iş başvurusudur. Geçtiğimiz günlerde Edelkrone firması tarafından açıklanan “blog editörlüğü” ilanına başvurmak için aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Peki ne oldu? Başvurumun incelenip incelenmediğini bilmiyorum. Hem siteleri üzerinden, Hem de Kadir Köymen Bey’e Linkedin üzerinden bu yazıyı yolladım. Fakat cevap alamadım. Şimdi düşünüyorum. Cevap vermemekte haklılar.

Risk almak, bu işi yapmak ve yeni şeyler denemek istiyorum. Fakat üstümdeki sorumluluk, mahalle baskısı, ailemin mutluluğundan dolayı bu ilana başvuramayacağım.

diyen bir insanın, başvurusunu neden değerlendirsinler ki? Edelkrone hayranlık uyandıran bir firma. Orada çalışamayacağımı biliyorum. Amacım, Kadir Bey ile tanışmak için bir fırsat kollamaktı.

Başka Bir Şey adlı video serisi beni çok etkiledi. Bu video serileri sayesinde, uzun süredir düşündüğüm fikirler konusunda aksiyonlar almayı başardım. Harekete geçtim. Bence Kadir Bey’in yapmak istediği de buydu. Birilerini harekete geçirmek. Hareketim başarıya ulaştığında zaten kendisi ile görüşmek daha kolay olacak. Hareketim başarıya geçinceye dek, “All Hail Edelkrone

Bu yazı 1 Haziran 2016 tarihinde Edelkrone adlı firmaya iş başvurusu için yazılmıştır. Okumanız dileğiyle

Challenge Accepted
Önce her şey için çok geç olduğunu düşündüm. Ardından dilime bir şarkı sözü dadandı ve mırıldandım.

Tomorrow never comes until it’s too late!
Belki hala geç kalmamışımdır. Şansımı denemeliydim. Sonra “neden” diye soramamak için bir kere olsun kendim için bunu yapmalıydım. Ve denemeye başladım.

Kimim Ben?
Ben Sabri Suyunu. Aydınlı Perakende Grubu’nda, Türkiye’de az bilinen bir alan olan Analitik üzerine çalışmaktayım. Analitik, verinin içindeki anlamlı deseni çıkarmak demektir. Bugünlerde “analitik” yerine “veri bilimi” kullanılmaya başlansa da ben henüz o mertebeye ulaşamadığım için hala analitikçiyim diyorum.

Sabri Suyunu

Yaptığım işi kısaca anlatmak gerekirse, Satış Tahmininden, hangi ürünün hangi mağazaya kaç adet yollanmasına; Hangi ürüne ne kadar indirim yaparsam ne kadar satardan, hangi müşteri ne zaman hangi mağazaya gelir sorusunun cevabına, Depoda ürünü nereye koymalıyım ki toplanması en hızlı olsundan, mağaza kaç personel çalıştırayım ve hangi personel ne zaman işe gelsin ve ne kadar çalışsına kadar bir çok soruya, veri, analiz, veri madenciliği, optimizasyon, simülasyon gibi teknikler kullanarak çözmeye çalışıyoruz.

Retail Analytics

Dream On!
Aslında her şey bundan 6 ay önce başladı. Aralık ayının ilk haftası, yurtdışında gördüğü ülkeler 1 elin parmağını geçmeyen Sabri adlı kişi, SanFrancisco’da Silikon Vadisini ziyaret etmeye gitti. Gitmekle de kalmadı, IBM, Amazon, Walmart Labs, Groupon, Order Dynamics, Agilone, Mobile Action firmaları ile de görüştü. Santa Clara ve Stanford Üniversitelerinden hocalarla da görüştü. Görüştü görüşmesine de artık Sabri eski Sabri değildi. Aslında Metin Şentürk benim duygularıma ciddi tercüman oluyor bu aşamada:

umudum dağların ardına kaçtı
seni sevdim feleğim şaştı
bu son damla bardağı taştı
maymun gözünü açtı

Türkiye’de doğmuş, Türkiye’de okumuş, Türkiye’de çalışmış bir insanı Amerika’ya, hele hele Silikon Vadisi’ne yollarsanız ne olur sorusunun cevabıydım? Bu bir kültür şokundan öteydi. Hissettiklerim sevinç değildi, umut değildi. Hüzün, umutsuzluk ve çaresizlikti. Her gittiğim firmadan, her konuştuğum insandan bir yumruk yedim. Neden diye soruyordum kendime. Neden biz bunları yapmadık bugüne kadar ve neden bunları yapmıyoruz?

Silikon Vadisi

9 günlük seyahatimiz bitti ve biz İstanbul’a döndük. 1 ay sonra, tekrar Amerika’ya bu sefer NewYork’a gittim. Dünyanın en büyük perakende organizasyonlarından NRF’i izlemeye gittim. 1. günün sonunda yanımdaki arkadaşa şu soruyu sordum. “Türkiye’den insanlar bu fuara 6-7 senedir gelmekle övünüyorlar. Neden hiçbir Türk bu fuarda konuşmacı olarak sahneye çıkmıyor?” Bu sefer hüzün değil kendime olan kızgınlığım ön plana çıkıyordu.

Sabah 8 Akşam 6
Bugüne kadar hep kurumsal firmalarda çalışmıştım. Sabah 8 akşam 6 çalışan biriydim. 2007 yılında Fatih Üniversitesi, Endüstri Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra LC Waikiki’de Sistem Analisti olarak işe başlamıştım. 2012 yılında İş Analitiği Departmanının Müdürü olmuştum. LC Waikiki’den ayrılırken 9 kişilik bir ekibi yönetiyordum. Kurumsal ve kuralları olan bir firmada mümkün olduğunca kendi prensiplerimi oluşturmaya çalışıyordum.

Plaza

Örneğin, izin almak yerine haber verilmesini istiyordum. Bir kişiyi işe alacağım zaman ekipteki kişilerle görüştürüyordum. Ekipteki kişileri, sadece teknik yetkinliklerine göre değil, Haftasonu ya da akşamları takılıp muhabbet edebileceğimiz kişilerden seçiyordum. Şirketin izin verdiği ölçüde, ofis dışında da çalışmaya (starbucks, vs.) teşvik ediyordum. Öğlenleri Counter Strike oynayarak vakit geçiriyorduk. Yemekleri beraber yiyor ve yemekte iş konuşmuyorduk. Birbirimizi tanıyor, tanıdıkça birbirimize daha çok bağlanıyorduk. Bunların hepsi 2012-2015 yılları arasında olmuştu. Ve Ben Amerika’ya gittiğimde, bunları yapmak için sisteme baş kaldırmama gerek olmadığını, şirketlerin bu kolaylıkları sağlayabildiklerini gördüm. Hepsinden öte bunun bir kültür olduğunu gördüm. Delivering Happiness adlı kitapta Tony Hsieh şirket kültürünün çok önemli olduğuna çok fazla vurgu yapıyor. İnsanların sevdikleri işi yapmasının, sevdikleri işi eğlenceli hale getirmenin ne kadar önemli olduğundan bahsediyor. Hepsinin dışında kitapta şu cümleleri okuyunca yanlış yapmadığımı görerek mutlu oldum: “To keep our culture strong, we wanted to make sure that we only hired people who we would also enjoy hanging out with outside the office.

Delivering Happiness

Amerika yolculuğu sırasında uçakta izleyemediğim bir çok filmi izleme şansı buldum. Terminatör serisini bile baştan sona izledim. Uçakta bulunan Genel Müdürümün tavsiyesine uyarak “The Intern (Stajyer)” (Anne Hathaway ve Robert De Niro) adlı filmi de izledim. Hem çalışma ortamı, hem çalışma kültürü hem de jenerasyonları anlatan bu filmi çok beğenmiştim. Bu filmi İstanbul’a gelince ailem ve ekibimle de paylaştım. (Sevdiği şeyleri tavsiye eden bir yapım var)

The Intern

Ardından olaylar hızla gelişmeye başladı. Ekibimden bir kişi bana Barış Özcan‘ın “Pijamayla Çalışmak” adlı videosunu yolladı. Bu videoyu izleyince de Edelkrone ve Başka Bir Şey ile tanışmış oldum. Başka Bir Şey 6. videosunu yayınlamıştı ve ben o günlerde Youtube’u sadece müzik dinlemek ve Analitik programların nasıl kullanıldığını öğrenmek için kullanıyordum.

Barış Özcan

Bu gerçekten Başka Bir Şey
Edelkrone ile tanıştıktan sonra, bütün taşlar yerine oturdu. Ekip yönetiminden, işe alımına, şirket kültüründen, çalışma şekline, yeni bir şeyler üretmekten, yurtdışındaki başarılara kadar her şey harikaydı. Bununla da kalmamıştı, Mükemmel videolarla bunları cümle aleme anlatıyorlardı.

Edelkrone geliştirdiği yeni ürünler ile zaten dünya piyasasında çok daha fazla ses getirecektir. Benim açımdan bundan daha önemli olan bir şey var. Yönetici olduğum 4 senedir kurumsal firmalarda oluşturmaya çalıştırdığım kültürün çok daha fazlasını, Amerika’daki startup kültürünü ve yeni neslin arayıp da bulamadığı ofis ve çalışma rahatlığıyla birleştiren bir firma Edelkrone. Firmanın çalışanlardan oluştuğunu bilen ve çalışanların mutlu olduğu bir firmanın her zaman başarılı olabileceğine inanan bir firma.

Başka Bir Şey

Başka Bir Şey videoları çıktıkça izliyor ve izletiyordum. Bir gün “Başka Bir Şey 6. Bölüm” ü bir toplantıda izletmeye karar verdim perdeye yansıtarak. Orada şu cümle geçiyordu: “Belki birkaç tane patron izliyordur orada bizi” Evet ben Patron değildim ama Türkiye’de önemli bir firmanın üst yönetimine bu videoyu izlettim. Bu fikirlerin sadece Amerika’da değil, Türkiye’de de uygulanabileceğini göstermek için.

Bunları neden anlattım?
Tanışmak çift taraflı yapılan bir eylemdir. İşteş fiil yani bir işin birden çok özne tarafından karşılıklı, ortaklaşa yapıldığını belirten fiildir. Halbuki ben sizi tanıyor, siz beni tanımıyordunuz. Şu ana kadar kısaca ben size kendimi ve sizinle tanışma hikayemi anlattım. Bunu neden mi yaptım? Çünkü ekibinizin bir parçası olmayı istiyordum.

Amerika’da öğrendiğim en önemli şeylerden bir tanesi şu oldu. “Idea is nothing, Execuiton is everything” Sizin ekipte olmak isteyen yüzlerce insan var. Geçtiğimiz günlerde üniversite öğrencilerinden bir tanesi bana hocalarının, Girişimcilik dersinde sizin videolarınızı izlemeyi ödev olarak verdiklerini söyledi. Gençler sizin ekipte olmak istiyor. Fakat benzer bir durumda hadi aksiyona geç dendiğinde, sonra başvururum, ne yapacağım ben şimdi orada, beni almazlar ki gibi cümlelerle karşınıza çıkabiliyorlar. Ben de ilanı ilk gördüğümde, beni almazlar ki dedim ve açıkçası başvurmaya üşendim. Başvurmak için fikrim vardı ama aksiyona geçemiyordum. Sonra aklıma diğer bir ünlü Amerikan sözü geldi.

Başka Bir Şey Blogger

Fake it till you make it” Bu sözü belki yanlış anlamışımdır ama 2 hafta boyunca yatarken aklıma geldikçe Edelkrone’nun bu ilanına başvurduğumu düşündüm. Başvurumu nasıl yaptığımı ve neleri anlatacağımı hayal ettim. Ama sadece başvuru kısmını hayal ettim ve bunu yaşadım. Taki bu yazıyı yazana kadar.

Take Risks, Try Things?
Şu anda İstanbul’da yaşıyorum ve sevdiğim bir işi yapıyorum. Ailem burada. Beni buraya bağlayan bir çok şey var. İyi de para kazanıyorum. Haftada bir gün arkadaşlarımla görüşüyorum. Güzel ve nitelikle bir ekip yönetiyorum. Başarılı projelere imza atıyorum. E o zaman neden başvuruyorsun bu ilana?

İki nedeni var. Birincisi Edelkrone, ikincisi blog yazmak. Edelkrone hayatıma 5 ay önce girdi ama 2007’den beri blog yazıyorum. Blog yazmanın da ötesinde, yazmayı seviyorum. İkisi birleşince başvurmamak için tutmadım kendimi. Sonuçta, Doğru olanı yapmak, hiç yanlış olmamıştır. (Intern)

Take Risk

Risk almak, bu işi yapmak ve yeni şeyler denemek istiyorum. Fakat üstümdeki sorumluluk, mahalle baskısı, ailemin mutluluğundan dolayı bu ilana başvuramayacağım. (Sanki başvurdum ve beni iş alacaklar gibi yazıyorum ama Fake it till you make it etkisindeyim mazur görün) Başvurmasam da başvurmayı denemem gerekiyordu. Bu başvuru için de bir CV yollamak yerine bir blog yazısı tercih ettim. Bu blog yazısının içinde kendimden, yaptığım işlerden, iş hayatına bakış açımdan, Edelkrone ile tanışma hikayemden bahsettim. Daha anlatacak çok şey vardı ama burada yazıma son vermek istiyorum.

I think tomorrow’s come, I think it’s too late.
21 Mayıs 2016 günü bir rüya gördüm. Otel gibi bir yerde bir organizasyon için insanlar toplanmıştı. Ben de oradaydım. Kadir Köymen ile karşılaşıyordum. Biraz muhabbet ettikten sonra ufak bir oyun oynuyoruz kendisiyle ve yenişemiyoruz. Akşam saat 7’de buluşup bir oyun daha oynamaya karar veriyoruz. Ben odadan çıkamıyorum ve geç kalacağımı da haber veremiyorum. Saat 7 buçukta oraya gittiğimde, Kadir Köymen bana üzülen gözlerle bakarak, başka bir programının olduğunu söyleyerek gidiyor ve rüya bitiyor.
Bu rüyayı gördükten sonra başvurmaktan vazgeçmiştim. Ben başvuruna kadar sürenin dolacağına ve zaten birini alacaklarını düşünüyordum. Fakat yine de başvuruyorum. Geç de olsa, başvurumu yapıyorum.

Too Late

Not: Yalandan rüya gördüğünü söyleyen kimse, kıyamet günü iki arpa tanesini birbirine bağlamakla mükellef olacak, fakat asla onları birbirine bağlayamayacaktır. Hadis-i Şerif

Ben Sabri Suyunu, Eğer hala geç kalmadıysam, başvurum bu blog yazısıdır. İncelenmesini talep ederim.

Yazar: Sabri Suyunu
Web Sitesi: sabri.suyunu.com , sabri.kim
E-Mail: sabrisuyunu@gmail.com , sabri@suyunu.com
Cep Tel: +90 539 870 44 42

Sabri Suyunu Google