Hep aklımdaki bir sorudur, bir şeyi kaç kişi ile paylaşırsanız bu paylaşıma değmiş olur. Mesela twitter hesabınızı kimse takip etmiyorsa twitter’ a mesaj göndermenin bir anlamı var mı?
RSS’ inizi kaç kişi okursa ya da sitenize günde kaç kişi gelirse bu sitede yazmaya değer? Yoksa bu paylaştığınız kişi sayısı ile kişisel tatmin bir birinden bağımsız olarak mı çalışıyor? Bir kaç seferinde teknik sorunlardan dolayı yazdığım yazıları kaybettim. Onları bir daha oturup yazmamıştım çünkü benim için esas olan yazmaktı, dolayısıyla kişisel tatmin tamamlanmıştı ama bazen yazıyorsunuz çünkü gerçekten paylaşmak istiyorsunuz.
Aynı konu rapidshare’ da dosya paylaşmak ya da youtube’ da video yayınlamak için de geçerli. Bir youtube videosunu hazırlamak upload etmek için 3 saat harcadıysanız ve onu sadece 170 kişi izlediyse, bir daha bu tip bir şey yaparmıydınız? Soruyu devam ettirebiliriz yazdığınız bir kitabı kaç kişi okursa bu kitabı yazmış olmaya değer?
Mesela bu nedenden dolayı bazı teknik yazıları Türkçe hiç yayınlamıyorum çünkü harcadığım vakte değmiyor. Konu çok teknik ve spesifik olunca zaten çok az kişinin ilgisini çekiyor, bu az kişinin %75 i ingilizce biliyor oluyor dolayısıyla bir yazıyı sadece 10 kişi için Türkçeye çevirmiş oluyorsunuz, bu da harcadığınız vakte genelde değmiyor
Not: Yazı Ferruh Mavituna‘nın kişisel sitesinden alıntıdır.
Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Herşey değişiyor. Değişmeyen bir tek şey bile yok etrafımda. Ben bile değişiyorum. Bir günümün bir günüme uymaması benim için bir değişimdir. Daha dün ssitem analisti olarak Assesmentlara girerken, bugün çok farklı bir göreve getirildim. Sanki yeniden işe başlamak gibi bir duygu bendeki. Ama kaygı ile karışık.
Önceki yazımda soruduğum gibi, Bundan 5 sene sonra nerde olmak istiyorum. Sanırım bu sorunun cevabını artık biraz olsun tahmin edebiliyorum.
5 sene sonra, Merchandising’in tüm ayrıntılarını bilen bir analist olmak istiyorum.
Bunu gerçekten istiyor muyum? Evet istiyorum ve bunu yapabilmek için eksi yönlerimi düzeltmek için gerekenleri yapacağım.

Sıkıntılı günler geçiriyorum. Özellikle iş yaşantımda biraz gelecek kaygısı oluşmaya başladı bugünlerde. Bundan 10 sene sonra nerede olmak istediğim konusunda tereddütler yaşıyorum. Şu anki işimi seviyorum fakat yine de bazı sorunlar aklımı kurcalıyor. Kendimi görev adamı olarak tanımlasamda, motivasyon bozukluğu yüzünden verimli çalışamıyorum. Motivasyon… GMY’nin dediği gibi Motivasyon herşeyden önemli. Motive olmuş bir kişi bilgili akat motivasyonu olmayan bir kişiden daha verimli olabilir. Peki beni motive eden ne?
Para, Başarı, İltifat, Mevk, İletişim, Performans, Teknoloji, Tatmin, Yoğunluk, Stres…
Para
Hiç biri demek sanırım ya şükürsüzlük olur yada pilin bittiği andır. Tabiki hiçbiri değil. Hatta belkide hepsi diyebiliriz. Zamansal değişimler motivasyon tanımınıda değiştiriyor. Mesela Para herzaman herkes için bir motivasyon kaynağıdır. Ama ince bir nokta, para almak için mi çalışılır yoksa çalıştığın için mi paranı alırsın. Aynı anlamımı taşıyor bu ikisi? O zaman ayrıntıya inelim. Paranı alıyorsun fakat yaptığın iş seni tatmin etmediğin zaman o para senin için değerini kaybediyor. Yani para almak için çalışıyorsun. Çalıştığın için paranı alırsan, işte ozaman haketmişsindir ki karşılığını beklersin…
Motivasyonumu kaybettim. Her yere baktım ama bulamadım. Bulan olursa haber versin. Yada beni motive edecek şeyi tespit etsin ben sölemeden. Seçenekler açık, ben işe açım. Benim üretmem beklenirken, yetersizliğimin farkına varır oldum. Yetkinliğimi kazanmak beni motive eder. Yetkin olduğum zaman zaten motivasyon kendiliğinden gelir…
Neden hep iç bunaltıcı yazılar yazıyorum yada hep düşünceli olduğumda yazıyorum bilmiyorum ama sanırım mutluluğumu kendime saklıyorum. Herşey çok güzel gidiyor derken bir anda ortaya çıkan ve hayatı altüst eden olaylar. İnsanı bazen isyanakarlığa kadar sürükleyen, uçurumdan düşmenin an meselesi oladuğu olaylar.
Gelecekte bir gün…
Hıçkırıkların içerlerde bir yerde biriktiği, göz yaşlarının göz pınarlarından ağır ağır yola çıktığı o an… Vedalaşmak için yeterince zamanımız bile olmadı aslında. Bugün yola çıkıyorsun. Yolun uzun, aslında bende gelecektim seninle ama sen beni istemezsin diye gelmedim seninle. Bir gün nasıl olsa geleceğim yanına. Ama şimdi sen neden gidiyorsun. Bekleseydin biraz daha. Şimdi başlasak vedalaşmaya yetmezki zaman. Bir ömür biçilmiş sırtımıza ve sökülmeye başlamış doğduğumuz anda. Gün ve gün üzerimizden sıyrılmış kaftanımız. Ve an gelmiş, değişmiş üstümüzdeki örtü. Önce beyaz sonra yeşil bir örtü…
Şimdi sen yoksun. Çıkmışsın bile yola. Arkana baksanda son bir kez görsem seni. Kızarsın diye ağlayamıyorum bile. Dur gitme… Lütfen gitme. Bu kadar çabuk olmamalıydı…
Ölüm Ömürü bitirdi…
Ömür Ölümle bitti…
Ölüm yeni bir Ömürü getirdi…
Eski Ömür Ölümle anlamını yitirdi…
Gariptir. Her canım sıkıldığında yazmaya başladım. Gerçi uzuna ralıklarla yazıyorum ama nedense neşeliyken hiç hatırlamıyorum blogumu. Gerçekten garip.
Şu an gerçekten canım sıkılıyor. Nedenini bilmiyorum. Belkide bilmek istemediğim için canım sıkılıyordur. Ama yapmam gereken işlerin çoğunuda bitirmiş durumdayım. Bitiremediklerim canımı sıkan birinci etmen sanırım. Ne kadar garip değil mi?
2 gün sonra bayram. yani perşembe günü bayram. Kurban Bayramı. Bu abyram benim için biraz buruk geçecek. Her bayram sabahı aradığım kardeşlerimden 2 tanesini arayamayacağım. Askerdeler. Gurbetteler. Uzaktalar. Gittikleri ilk gece çok üzüldüm. rahat uyuyamadım sabaha kadar. Acaba uyudular mı, acaba rahatlar mı diye hep merak ettim. İçim acıdı durdu bütün gün. Dedimki Azmi koşar zıplar atlar ama İbo nasıl koşacak, İbo nasıl zıplayacak… Dedimki İbo Denizlide, biraz daha havası yumuşaktır, peki Azmim nasıl üşür şimdi oralarda…
İşte dostlarım, askere gitti benim dostlarım. Gittiler ve 5buçuk ay sonra geri gelecekler. Canım sıkılıyor dedim ya hani, aslında gurbetteki dostlarımı düşününce benim can sıkıntılarımın basit olduğunu anlıyorum. Onun için susuyorum.
Al işte bir garip olay daha. En sevdiğim dostlarımdan birine aradığım her an ulaşabileceğim halde aramıyorum. Dost… Dost beni anlar. Dost beni duyar. Dost beni hisseder. Ey dost. Ey dost…
Sanırım bu yazının da sonuna gelmiş bulunmaktayız.. Yazının başlığı “Can Sıkıntısı” idi. Ama dostlarımın bulunduğu bir yazının başlığı ancak yazıya uygun olmalıdır…
Sabri SUYUNU
Öyle ki zaman bir anda uçup gitmiş ve ben büyümüşüm. Büyüklerimin tecrübeleri hayatı yaşamayı bırakıp, kendimi bir anda hayatın tam ortasında buluvermişim. Zaman pış pışlamayı bırakmış, deh dehlemiş beni. Uykudan uyanıpta, kendimi bir anda bir koşturmacanın içinde buluvermişim.
Denize kayalıklardan atlamak olarak öğrenmişiz çalışmayı. Suya girdiğinizde ilk çarpma anında vucuda yaptığı baskı ve suyun soğukluğunun her hücrede hissetmek… Suyun altında nefesinizi tutup, derinden yüzerek ilerlemek. Ama nefesinizin sizi daha fazla idare edemeyeceğini anlayıp nefes nefese suyun üstüne çıkışınız. Yüzemeye başlamak ardından. Öyle bir noktaya kadar yüzmek ki, artık hem geriye dönmek zor hemde karşı kıyıya ulaşmak… Çalışma hayatı böyle bir şey mi gerçekten. Dalgaların arada sizi zor durumda bıraktığı, boğulacak gibi olduğunuz anlar. Yuttuğunuz tuzlu su, sizin midenizi mi bulandırıyor… Dedim ya, öyle bir yere geliyorsunuz ki, artık geri dönmeye çalışsanızda, ilerlemek daha mantıklı geliyor ama yok mu o yorgunluk.. Kulaç atacak haliniz kalmıyor..
Peki çalışma hayatı gerçekten böyle ise Neden bir işe başlamak? Kimine göre yaşama amacı, kimine göre yaşama aracı…
Çalışma hayatınızda boğulmamanız ve yorulduğunuz yerde sizin elinizden tutan birinin olması temennisi ile…
Sabri