Kategori arşivi: Oyunlar

Lego 80 Yaşında

Babam oyuncakçı olduğu için Lego yerine kendi üretimimiz Mobo Blocks oynadım hep. Ama hep içimde kalmıştır Lego ve Lego ile yapılan o muhteşem yapıtlar. 80. yılını kutlayan Lego bunun için bir de video hazırlamış. Haber ve video aşağıda.

Geçmişe dönüp çocukluk çağlarımıza baktığımızda maalesef günümüzdeki kadar üstün teknolojik imkanlar yoktu. Bilgisayar kullanımının dünyageneline göre biraz daha geç yaygınlaştığı ülkemizde eğlence aracı olarak daha farklı öğeler kullanılıyordu. İnternet denilen uçsuz bucaksız sanaldünya ise özellikle Adsl hizmeti ile aktif olarak hayatımıza girdi.

Bahsi geçen zamanlarda diğer ülkelerde olduğu gibi bizim de en büyükeğlence kaynaklarımızdan birisi Lego idi. Belirli şekil ve boyutlardaki parçaları kullanarak kişinin hayal gücündeki öğeyi gerçeğe dökmesini sağlayan firma şimdi 80. yaşını kutluyor.

İlk olarak 1932 yılında ortaya çıkan ve yarım asrı akşın süredir oyuncaksektörünün sözü geçer isimlerinden olan şirket, içerisinde bulunduğudöneme göre oldukça büyük bir yenilik teşkil ediyordu.

Danimarkalı Ole Kirk Christiansen ve oğlu Godtfred’in hikayesinin anlatıldığı 17 dakikalık animasyonda fabrikanın temellerinin nasıl atıldığı anlatılıyor. Çalışma hayatına marangoz olarak başlayan Christiansen, iflasın eşiğine gelmesinden dolayı işyerini kapatma kararı alıyor. Fakat elinde kalan fazla odunlarla ne yağacağını bilmeyen çalışan bunlardan ufak boyutlardaoyuncaklar üretmeye başlar ve bir süre sonra ise sevkiyat yapmaderecesine gelir. 

Daha sonra çeşitli çevrelerden ilgi toplayan ürünler marangozu daha da cesaretlendirir ve pilastik üretimine geçmeye yönlendirir. Birkaç kez yangın gibi tehlikeler atlatan yönetici yoluna devam ederek “İyi Oyna” anlamına gelen Lego’yu oluşturur.

Oyun ve Ben – Passionate About Games

1984 yılında İstanbul’da doğdum. Annemin anlattıklarına göre sakin bir çocukluk geçirmişim. Yaramaz değilmişim, hatta aksine uslu bir çocukmuşum. Evimiz mahallede olmadığı için hiç mahalle arkadaşım olmadı. Mahallede top oynamışlığım yok denecek kadar azdı.

Evimizin büyük bir bahçesi vardı. Orada kendi başıma oyunlar oynar, uçurtma uçurur, bisiklete binerdim. Babam oyuncakçıydı. Eminönü’de 3 tane oyuncakçı dükkanı, 1 oyuncak imalathanesi ve bir sürü de oyuncakçı arkadaşı vardı. Belli bir yaşa geldikten sonra babamla haftasonları dükkana gitmeye başlamıştım. Her çocuğun hayali olsa gerek. Her yerde oyuncak vardı ve oynamama kimse bir şey demiyordu. Üstelik gün sonunda yevmiye olarak bir oyuncak kazanıyordum. Oyuncaklar çok güzeldi Ta ki, Hacdan gelen kafilenin kara kutuyu oturma odasına bıraktığı ana kadar. Kara Kutu namı diğer Atari(2600) ile 1990 yılında tanıştım. Kolları ve içinde sınırlı sayıda oyunu olan bu alet artık evimizin yeni eğlencesi olmuştu.

Henüz kardeşim daha doğmadığından ve mahalle arkadaşım olmadığından yeteri kadar oynayabiliyordum. Pazar sabahları kalkıp izlediğim Japon Karete filmleri gibi bağladı kendine beni. Aklımda kalan ve aradan 30 senede geçse unutamayacağım oyunlar, dişlerini fırçalayan ve sosis, çikolata yiyen dişler, matematik soruları ve river raidtir. İlk Dijital Oyun deneyimini yaşarken oyuna olan bağımlılığımı da herkes gibi fark etmeye başladım. Aradan 1 ya da 2 sene geçmeden ilk taşınabilir konsola sahip oldum. Günümüzde PSP, NDS gibi konsolların belki de atası olan bir konsol. Babamın oyuncak ithalatı için gittiği Honk-Kong’tan bana getirdiği hediye. Sega Game Gear. Gerçek oyun deneyimi ile o zaman tanıştım. Sonic çocukluk kahramanım olurken, en zor turları geçtiğimde kendimi dünyanın hakimi olarak hissediyordum. Lemings oynarken ne kadar zeki olduğumu düşünüyordum. Türkiye’de Sega Game Gear’ın fazla bilinmemesinden dolayı oyun bulmakta çok zorlanmıştım. Babamın yurtdışı ziyaretlerinde getirdiği kasetler ilacım olmuştu. Özellikle son getirdiği Arcade Paketi sayesinde uzun süre bu konsol en iyi arkadaşım oldu.

1993 yılı benim için dönüm noktası olmuştu. Yıl 1993. Bir koli getirdi babam. Hatta bir değil 2 koli getirdi babam. Getirdiği kolilerin üzerinde Amiga yazıyordu. yanında 500 ve birde artı “+” vardı. Hiç bir anlam çıkaramamıştım. Eve alınan bir beyaz eşya diye düşündüm. Ama bana ve ablama bakıp gülümsemelerinden bize alınan bir hediye olduğu belli oluyordu. Sanırım o gün hayatımda çok sevindiğim günlerden biriydi. Bundan 15 sene önce 1993 yılında ilk bilgisayarıma sahip olmuştum.

İlk oyunum Baby Jo idi. Disket bilgisayarın yanında çıkmıştı. Amiga çok güzel bir makineydi. Beyaz ve tertemizdi. Klavyesini bütün Amiga hayatım boyunca çok az kullanmış olsam da kendisi disketi yüklememize yarıyordu. Disketi klavyenin yan kısmından sokuyorduk. Amiga alışkanlık yaptıktan sonra, babamın şirketindeki PC’nin disketinin kasa denilen yerden sokulduğunu görünce gayet şaşırmıştım.

Çok güzel oyunlar oynadım bu makinede. Çok disket değiştirdim. Mortal Kombat 1 ilk olarka Amiga’da oynamıştım. Ve oyunda hiç yenilmeden bitirirseniz en az 1 saat 10 dakika sürüyordu. 3 disket olmasına rağmen, 1 adam geçtiğinizde 6 defa disket değiştiriyordunuz.
En sevdiğim oyunlara bakacak olursak
Yo! Joe!, Soccer Kid, Lemmings, Sensible Soccer, Kick Off, Lotus, Silk Worm, Super Frog, Magic Pocket, Pang, PP Hamer, Project X

Amiga hayatımın çok önemli bir yerinde yer almaktaydı. O günlerde ilk okul son bulurken, orta okula başlamaktaydım. Bahçemiz devlet tarafından istimlak edilmişti. Eskisi gibi bahçeye de çıkamadığım için kendimi amiga denen oyun canavarının eline bırakmıştım. Haftasonları babamla dükkana gittikten sonra, Üsküdar’daki oyuncuya uğrar ve katalogdan seçtiğim oyunu diskete kopyalattırırdım. Hiç bilmediğin yeni bir oyunun disketini amiga’ya takıp acaba çalışacak mı endişesnini yaşadıktan sonra oyunun çalışıp ve güzel çıkmasının sevincini az şeyde yaşamışımdır. Kollar (joyistik) devamlı kırılırdı. Paramızı kollara yatırır olmuştuk. Mortal Kombat’ta Sub-Zero ile Gorro’yo gelinmiş ve 45 dakikadır oyun oynanmaktadır. Sinirler gerilmiş ve oyunun bitmesine sadece 1 adam kalmıştır. Taktik bellidir. Buz At + Aparkat + Kaç. Gorro’nun heybetinden buz atarken kolu öyle bir çeviririz ki, duymak istemediğimiz o “ÇIT” sesi kulağımızın dibinde belirir. Evet ÇIT der ve kırılır. Artık kol bir yöne gitmemektedir ve yeni bir kol almak gerekmektedir.
Amiga Türkiye’de tutmuştu ve bir nesil amiga ile büyümüştü. Bugün 80 kuşağından bilgisayarla ilgilenen kime sorsanız, gözleri dolar ve “Neydi o günler?” nidasını duyarsınız iç çekerken.
Aradan yıllar geçti. Dördüncü nesil oyun konsollarından hiç birine sahip olamadım. O arayı Amiga oynayarak geçirdim. Ve 5. Nesil Oyun konsollarının en uzun soluklusu ve Türkiye’de en çok satanı Sony PlayStation’a sahip oldum. Playstation’a sahip olduğum senelerde aynı zamanda ilk Windows tabanlı bilgisayarım olan Pentium 200 MMX’de emektar Amiga’nın yerini almıştı. Her ne kadar bilgisayarı ders çalışmak için kullanacağımı söylesem de, kazın ayağı öyle değildi ve oyun hep ön plandaydı.

Playstation ile bir oyun harcinde duygusal bağ kuramadım. Oyun seçeneğinin çok olması, kolay ulaşılabilir olması ve çevremdeki kişilerinde kolaylıkla sahip olmasından dolayı kendisine hakettiği özeni hiçbir zaman gösterememiş olabilirim. Oyun zenginiydim. İstediğim her oyuna ulaşabiliyordum. Bilgisayarıma da bir çok oyun yüklemiştim. Yükselme dönemindeki Osmanlı İmparatorluğu gibiydim.

O sıralar babam oyuncak sektöründen çıktı ve petrol sektörüne geçiş yaptı. Oyuncak oynama yaşım (!) geçmiş olduğu için çok fazla üzülmemiştim ama o sene doğan ve gelecekte tüm oyunlarda en büyük rakibim olacak olan kardeşim için kötü bir durumdu. Gerçi kendisi doğduğunda hem playstation hem bilgisayar hem de amiga vardı. Bir bebe başka ne isterdi ki.
Playstation 1 için aklımda kalan tek bir oyun vardı. O da FF8 nam-ı diğer Final Fantasy 8.

Playstation (1) oynadığım günlerdendi ve babam yeni işine geçmiş olsa da sık sık karşıya giderdi. Eminönüne gittiği bir gün elinde tam 5 cdlik bir oyunla çıkagelmişti. ilk defa 5 cdlik bir oyun gördüğüm için şaşırmış ve hemen gri makinaya koyup oynamak istemiştim. Giriş demosu ile Olay kopmuştu. O yıllarda Final Fantasy deki gibi bir intro demosu daha önce hiç görmemiştim. Ağzım açık kalmıştı ve işte oyun bu dedim. Ama oyun başladığında hüsrana uğradım. İlk defa bir Turn Base Battle (Sıra Tabanlı Savaş) Sistemli bir oyun oynamaktaydım. O zamanlar istediğiniz zaman interneti açıpta, “Ya bu neymiş bir incelemesini okuyayım” ya da “Dur tam çözümü vardır, biraz okusam anlarım” gibisinden bir cümle kuramıyordunuz.
Biraz oynadıktan sonra oyun çok fazla sarmadı ve bir köşeye attım. Ta ki, evde yapacak bir şey bulamayınca ve son çare bu oyunu oynayana dek. Final Fantasy VIII’in, benim için bir oyundan öte bir şey olduğunu, karakterlerini kişiselleştirerek mistik bir hayal dünyasına yolculuk edeceğimi sonradan anlayacaktım. Ayrca size ne kadar inandırıcı gelir bilmiyorum ama bu oyun sayesinde İngilizcem bir hayli gelişmişti.
Ana Karakter Squall Sabri olmuştu, Rinoa ise ulaşılamaz kız arkadaşım, en iyi arkadaşım Zell ise kardeşim Burak’tı. Günlerce oynamıştım. Ve hayaller kurarak sona ulaşmıştım.

Artık büyüyordum ve teknoloji de gelişiyordu. Playstation 2’nin çıkması çok uzun sürmedi. Çıkar çıkmaz hemen edindik ve oyuna kaldığımız yerden devam ettik. O yıllarda Pentium 200MMX’den Pentium 3’e de terfi etmiştim. Daha önce Duke Nukem, Doom ve Wolfestien tecrübem olmasına rağmen gerçek FPS tecrübesini bu bilgisayarla yaşamaya başlamıştım. Quake hayatıma deprem etkisi ile girmişti. Ardından Half-Life ve en son Counter Strike. Saatlerimizi günlerimizi bilgisayar başında geçirmemize neden olan güzide FPS oyunları. Bu sırada Playstation 2’de bir çok oyun oynamıştım.

Resident Evil, Gran Turismo, Grand Theft Auto, Burnout Revenge, Prince of Persia, Spyro, Devil May Cry ve bir çok platform oyunu. Tüm bu oyunların dışında iki oyun daha vardı ki, Playstation 2 yi gerçekten çok sevdirmişti. Birincisi ilk hareket sensörlü oyunlardan olan Eye-Toy serisiydi. Yurtdışından getirtiğimiz bu güzel alet sayesinde çok eğlenceli saatler geçirmiştik. İkincisi de uzun süreli bağımlılık yapacak olan playstation 3’de de peşimizi bırakmayacak olan Guitar Hero serisi. Kanada’dan getirtiğimiz ilk gitar ile başlayan bu bağımlılık tam bir band olana kadar devam etmişti.

Yine yurtdışından gelen babama verdiğimiz sipariş sonrasında ilk dokunmatik oyun tecrübemizi Nintendo DS ile yaşadık. Türkiye’de PSP kadar tutulmasa da efsane oyunları vardı. Özellikle ameliyat oyunu olarak bilinen, Trauma Cente, Efsane oyun Zelda, çeşitli mario serileri, eski NES oyunları, ve eğlenceli bir çok oyun. Gerçekten güzel bir el konsoluydu.

Ve yakın zaman. Üniversiteyi kazandığımda bir laptop almam gerekiyordu. Ben oyun oynayacağım için, ağırlığına bakmaksızın yüksek ekran kartlı ve işlemcili 4 kiloluk bir laptop aldım. Çok oyun oynadım ve harddiskini yaktığım oldu. Kardeşim SBS’de üsütn başarı göstermesinin ardından 4 işlemcili bilgisayarı oldu. O bilgisayarda COD, Battle Field, Crysis serilerini oynadık.

Ama konsolsuz olmuyordu. En sonunda son jenerasyon konsolumuz PS3’ü Singapur’dan getirttik. Guitar Hero serisi başta olmak üzere bir çok oyunu oynadık ve oynuyoruz.

Kısaca oyun geçmişime bakacak olursak, Atari 2600, Game Gear, Amiga, Pentium 200MMX, PS1, PS2, Pentium3, NDS, PS3, QuadCore. Bunların dışında çoğu konsolda oyun oynama fırsatım oldu.
Oyun oynamak bir eğlence, bir kaçış noktası, bir arkadaş, bir hayat tarzı. Ben oyun oynamayı seviyorum. İşe girdikten ve evlendikten sonra eskisi gibi oyun oynayamıyorum ama oyun içimde büyümeyen o çocukla beraber hep benimle olacak.

Portal 2

Portal’ı daha önce oynadıysanız, çerez tadında, bağımlılık yapan fakat kısa süren, çok eğlenceli ve bir o kadar düşündüren, pratik zeka gerektiren bir oyundu.

Gamescom 2010’da Portal 2 için Oyun içi videolar yayınlanmış. Uzun bir oyun bizleri bekliyor gibi. Buyrun izleyelim.

Part 1

Part 2

xbox360movies.ign.com/xbox360/video/article/111/1114055/gc10_portal2_demo1_81810_flvlowwide.flv

Merlin’in Kazanı ve Burak Suyunu

Bir önceki yazımda Burak’ın Özyeğin Üniversitesinde katıldığı Oyun atölyesi programından ve yaptığı oyundan bahsetmiştim. Bu organizasyona katılan Merlin’in Kazanı yazarlarından Mahmut Saral’ın gözlemleri ve incelemeleri yer alan yazı Merlin’in Kazanı sitesinde yayınlandı.

Aşağıda yazının giriş ve Burak ile olan kısmını bulabilirsiniz. (İlk ilgisini çeken bizim elemanlar olmuş ve önceliği bizimkilere vermiş. Güzel haber 🙂 ) En aşağıda haberin linki bulunmaktadır.

Oyun Atölyesi

Geleceğin yapımcıları için Oyun Atölyesi

Yüz milyonlarca tutkulu oyuncuya hitap eden oyun sektörü, her geçen yıl daha da büyüyerek yoluna devam ediyor. Bu gelişen sektöre kayıtsız kalmak tabii ki mümkün değil. Son dönemde ülkemizde, özellikle üniversiteler aracılığıyla başlayan çalışmalar sevindirici. “Biz oyun yapamayız” ön yargısının yavaş yavaş ortadan kaybolduğu günümüzde, genç ve yetenekli beyinlere sağlanan destekler sayesinde bu piyasada bizim de söz sahibi olmamız büyük bir olasılık.

Geçtiğimiz günlerde Merlin’in Kazanı olarak Özyeğin Üniversitesi’ndeydik. Oyun Atölyesi başlığı altında düzenlenen eğitim programını yakından görme ve konu hakkında detaylı bilgi alma şansına eriştik. Prof. Dr. Tanju Erdem ile yaptığımız görüşmede, ikincisi düzenlenen bu organizasyonun devam edeceği müjdesini aldık. Birçok önemli projede yer alan ve Culpa Innata isimli 3 boyutlu macera oyununu da hazırlayan Erdem, ilerleyen yıllarda oyun geliştirmeyle ilgili bir Master programının da açılabileceğinden söz etti.

Öğretim görevlilerinden İsmail Arı ise, oluşan tablodan oldukça mutluydu. Yapılan çalışmalar hakkında bize sürekli bilgi veren Arı, ayrıca öğrencilerin ihtiyaç duyabileceği her türlü konu hakkında da sürekli iletişim halindeydi.

Nedir Oyun Atölyesi?

Oyun Atölyesi’nde, Türkiye’nin dört bir yanındaki liselerde eğitim gören öğrenciler bir araya getiriliyor. Bir haftalık kısa süre zarfında, oyun tarihi hakkında temel açıklamalar yapılıyor  ve kullanılacak ekipmanlar hakkında bilgiler veriliyor. Geriye kalan son 1-2 günlük dilimde de öğrenciler, öğrendikleri bilgiler kapsamında istedikleri oyunları tasarlamaya çalışıyor. Genç arkadaşlarımız zaten konu hakkında bilgili. Çoğu daha önce bazı kodlama dilleriyle ilgilenmiş veya program yazmış. Bu eğitim süreci boyunca da yapılması gerekenler konusunda doğru yönlendirmelere tabii tutuluyorlar.

Atölyeye adım attığımda gerçekten sıcak bir ortam vardı. Sadece arkadaşlık anlamında değil, hava anlamında da fazlasıyla sıcaktı. Her yanda açık bilgisayarlar ve aynı zamanda çalışma stresinden bir süreliğine uzaklaşmak isteyen öğrenciler için oyun konsolları da hazır tutulmuştu. Hangi PC’ye baksam, ekranlardan kodlar akıyor, adeta fışkırıyordu. Ortama uyum sağladıktan sonra artık sıra, oyunlara göz atmaya ve her biri hakkında ufak ufak bilgiler almaya gelmişti.

Kimi arkadaşlarım kendilerini fazlasıyla uğraşlarına vermişti, öyle ki vakit kaybetmemek için deyim yerindeyse dış dünya ile bağlantılarını koparmışlardı. Bazıları ise, kolaylıkla dikkat çekiyordu. Ben de dikkatimi çeken ilk noktaya doğru hareket ettim. Ekranda iki adam, iki silah ve iki duvar duruyordu. Nedir bu arkadaşlar diye sordum, yanıtları da içtenlikle gelmeye başladı…

Disoriented Bulletstorm Revenge

Burak Suyunu ve Çağlar Özçetin tarafından hazırlanan bu oyun, iki askerin birbirlerine karşı üstünlük kurarak hayatta kalması üzerine kurulu. Biri sol, diğeri sağda yer almak üzere iki kişi, çevredeki bomba ve silahları ele geçirerek, karşısındaki rakibini öldürmeyi amaçlıyor. Oyunu klavye üzerinden iki kişi aynı anda oynayabiliyorsunuz. Ayrıca “ben bomba buldum, yaşasın” derken, bir tuzağa da kurban gidebiliyorsunuz. Bu gibi sürprizler de gayet hoş olmuş. Ateş etme mekanizması da güzel. Mermiye duvarlar aracılığıyla yön verebiliyorsunuz. Futboldaki “duvar pası” deyimini kullanırsam, anlatabilirim sanırım. Mermiye yön vermek için üst – alt zeminler ve duvarlar kullanılabiliyor.

Hoşuma giden bu oyun hakkında bazı tavsiyelerimi de arkadaşlarıma söylemeden edemedim (tabii ki tavsiye olarak). İlk tavsiyem, karakterlerin saklandığı duvarlar hakkındaydı. Eğer onlar hareket ederse, saklanmak için arkasına geçen kişiler de bir anda korunmasız pozisyona gelebilirdi. Bu da heyecanlı anlara yol açabilirdi. Bunu söyledikten kısa süre sonra yanıma geldiler ve “tamam, yaptık” dediler. Gerçekten de güzel olmuştu. İkinci önerim de oyuna hem hareketli duvar, hem de hareketsiz duvar olmak üzere iki mod tasarlamalarıydı. Eminim ki bu ve benzeri düşünceleri vakit buldukça deneyeceklerdir.

Yazının tamamına burdan ulaşabilirsiniz.

Disoriented Bullets – Burak Suyunu

Kardeşimle her zaman gurur duymuşumdur. Fakat şimdi bir kat daha gurur duydum.

Geçtiğimiz günlerde ÖzYeğin Üniversitesi tarafından düzenlenen “Bilgisayar Oyunu Atölyesi” programına, ısrarlarım sonucunda ön başvuru yapmıştı. Kabul edilmesinin ardından 5 günlük bir eğitimden geçtiler.

Program Tanıtımı:

Bilgisayar Oyunu Atölyesi – II ödüllü öğretim üyeleri ve oyun geliştiricileriyle beraber geleceğin bilgisayar mühendislerine eşsiz bir deneyim yaşatacak şekilde kurgulandı.

Geleceğin bilgisayar mühendislerini keşfetmeyi amaçlayan tamamen ücretsiz bu program Özyeğin Üniversitesi Altunizade Kampüsünde gerçekleşecek ve İstanbul dışından programa katılacak öğrenciler, program boyunca Özyeğin Üniversitesi Öğrenci Konukevi’nde konaklayacaklar.

Ayrıntılı Bilgi:

http://www.ozyegin.edu.tr/oyunyap/Bilgisayar-Oyunu-Atolyesi-2

Atölye süresince Processing programının eğitimi verilmiş ve eğitimin sonucunda kendi oyunlarının tasarlanamsı istenmiş. Burak ve arkadaşı Çağlar Özçetin aşağıdaki linkteki oyunu yapmışlar. Kendilerinin Tebrik ediyorum. Başarılarının Devamını diliyorum.

Disoriented Bullets