Kategori arşivi: Yaşadıklarım

Edelkrone – Başka Bir Şey – Editör Başvurusu

Merhaba Herkese,

Aşağıda ilginç bir blog yazısı okuyacaksınız. İlginç çünkü, bu yazı bir iş başvurusudur. Geçtiğimiz günlerde Edelkrone firması tarafından açıklanan “blog editörlüğü” ilanına başvurmak için aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Peki ne oldu? Başvurumun incelenip incelenmediğini bilmiyorum. Hem siteleri üzerinden, Hem de Kadir Köymen Bey’e Linkedin üzerinden bu yazıyı yolladım. Fakat cevap alamadım. Şimdi düşünüyorum. Cevap vermemekte haklılar.

Risk almak, bu işi yapmak ve yeni şeyler denemek istiyorum. Fakat üstümdeki sorumluluk, mahalle baskısı, ailemin mutluluğundan dolayı bu ilana başvuramayacağım.

diyen bir insanın, başvurusunu neden değerlendirsinler ki? Edelkrone hayranlık uyandıran bir firma. Orada çalışamayacağımı biliyorum. Amacım, Kadir Bey ile tanışmak için bir fırsat kollamaktı.

Başka Bir Şey adlı video serisi beni çok etkiledi. Bu video serileri sayesinde, uzun süredir düşündüğüm fikirler konusunda aksiyonlar almayı başardım. Harekete geçtim. Bence Kadir Bey’in yapmak istediği de buydu. Birilerini harekete geçirmek. Hareketim başarıya ulaştığında zaten kendisi ile görüşmek daha kolay olacak. Hareketim başarıya geçinceye dek, “All Hail Edelkrone

Bu yazı 1 Haziran 2016 tarihinde Edelkrone adlı firmaya iş başvurusu için yazılmıştır. Okumanız dileğiyle

Challenge Accepted
Önce her şey için çok geç olduğunu düşündüm. Ardından dilime bir şarkı sözü dadandı ve mırıldandım.

Tomorrow never comes until it’s too late!
Belki hala geç kalmamışımdır. Şansımı denemeliydim. Sonra “neden” diye soramamak için bir kere olsun kendim için bunu yapmalıydım. Ve denemeye başladım.

Kimim Ben?
Ben Sabri Suyunu. Aydınlı Perakende Grubu’nda, Türkiye’de az bilinen bir alan olan Analitik üzerine çalışmaktayım. Analitik, verinin içindeki anlamlı deseni çıkarmak demektir. Bugünlerde “analitik” yerine “veri bilimi” kullanılmaya başlansa da ben henüz o mertebeye ulaşamadığım için hala analitikçiyim diyorum.

Sabri Suyunu

Yaptığım işi kısaca anlatmak gerekirse, Satış Tahmininden, hangi ürünün hangi mağazaya kaç adet yollanmasına; Hangi ürüne ne kadar indirim yaparsam ne kadar satardan, hangi müşteri ne zaman hangi mağazaya gelir sorusunun cevabına, Depoda ürünü nereye koymalıyım ki toplanması en hızlı olsundan, mağaza kaç personel çalıştırayım ve hangi personel ne zaman işe gelsin ve ne kadar çalışsına kadar bir çok soruya, veri, analiz, veri madenciliği, optimizasyon, simülasyon gibi teknikler kullanarak çözmeye çalışıyoruz.

Retail Analytics

Dream On!
Aslında her şey bundan 6 ay önce başladı. Aralık ayının ilk haftası, yurtdışında gördüğü ülkeler 1 elin parmağını geçmeyen Sabri adlı kişi, SanFrancisco’da Silikon Vadisini ziyaret etmeye gitti. Gitmekle de kalmadı, IBM, Amazon, Walmart Labs, Groupon, Order Dynamics, Agilone, Mobile Action firmaları ile de görüştü. Santa Clara ve Stanford Üniversitelerinden hocalarla da görüştü. Görüştü görüşmesine de artık Sabri eski Sabri değildi. Aslında Metin Şentürk benim duygularıma ciddi tercüman oluyor bu aşamada:

umudum dağların ardına kaçtı
seni sevdim feleğim şaştı
bu son damla bardağı taştı
maymun gözünü açtı

Türkiye’de doğmuş, Türkiye’de okumuş, Türkiye’de çalışmış bir insanı Amerika’ya, hele hele Silikon Vadisi’ne yollarsanız ne olur sorusunun cevabıydım? Bu bir kültür şokundan öteydi. Hissettiklerim sevinç değildi, umut değildi. Hüzün, umutsuzluk ve çaresizlikti. Her gittiğim firmadan, her konuştuğum insandan bir yumruk yedim. Neden diye soruyordum kendime. Neden biz bunları yapmadık bugüne kadar ve neden bunları yapmıyoruz?

Silikon Vadisi

9 günlük seyahatimiz bitti ve biz İstanbul’a döndük. 1 ay sonra, tekrar Amerika’ya bu sefer NewYork’a gittim. Dünyanın en büyük perakende organizasyonlarından NRF’i izlemeye gittim. 1. günün sonunda yanımdaki arkadaşa şu soruyu sordum. “Türkiye’den insanlar bu fuara 6-7 senedir gelmekle övünüyorlar. Neden hiçbir Türk bu fuarda konuşmacı olarak sahneye çıkmıyor?” Bu sefer hüzün değil kendime olan kızgınlığım ön plana çıkıyordu.

Sabah 8 Akşam 6
Bugüne kadar hep kurumsal firmalarda çalışmıştım. Sabah 8 akşam 6 çalışan biriydim. 2007 yılında Fatih Üniversitesi, Endüstri Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra LC Waikiki’de Sistem Analisti olarak işe başlamıştım. 2012 yılında İş Analitiği Departmanının Müdürü olmuştum. LC Waikiki’den ayrılırken 9 kişilik bir ekibi yönetiyordum. Kurumsal ve kuralları olan bir firmada mümkün olduğunca kendi prensiplerimi oluşturmaya çalışıyordum.

Plaza

Örneğin, izin almak yerine haber verilmesini istiyordum. Bir kişiyi işe alacağım zaman ekipteki kişilerle görüştürüyordum. Ekipteki kişileri, sadece teknik yetkinliklerine göre değil, Haftasonu ya da akşamları takılıp muhabbet edebileceğimiz kişilerden seçiyordum. Şirketin izin verdiği ölçüde, ofis dışında da çalışmaya (starbucks, vs.) teşvik ediyordum. Öğlenleri Counter Strike oynayarak vakit geçiriyorduk. Yemekleri beraber yiyor ve yemekte iş konuşmuyorduk. Birbirimizi tanıyor, tanıdıkça birbirimize daha çok bağlanıyorduk. Bunların hepsi 2012-2015 yılları arasında olmuştu. Ve Ben Amerika’ya gittiğimde, bunları yapmak için sisteme baş kaldırmama gerek olmadığını, şirketlerin bu kolaylıkları sağlayabildiklerini gördüm. Hepsinden öte bunun bir kültür olduğunu gördüm. Delivering Happiness adlı kitapta Tony Hsieh şirket kültürünün çok önemli olduğuna çok fazla vurgu yapıyor. İnsanların sevdikleri işi yapmasının, sevdikleri işi eğlenceli hale getirmenin ne kadar önemli olduğundan bahsediyor. Hepsinin dışında kitapta şu cümleleri okuyunca yanlış yapmadığımı görerek mutlu oldum: “To keep our culture strong, we wanted to make sure that we only hired people who we would also enjoy hanging out with outside the office.

Delivering Happiness

Amerika yolculuğu sırasında uçakta izleyemediğim bir çok filmi izleme şansı buldum. Terminatör serisini bile baştan sona izledim. Uçakta bulunan Genel Müdürümün tavsiyesine uyarak “The Intern (Stajyer)” (Anne Hathaway ve Robert De Niro) adlı filmi de izledim. Hem çalışma ortamı, hem çalışma kültürü hem de jenerasyonları anlatan bu filmi çok beğenmiştim. Bu filmi İstanbul’a gelince ailem ve ekibimle de paylaştım. (Sevdiği şeyleri tavsiye eden bir yapım var)

The Intern

Ardından olaylar hızla gelişmeye başladı. Ekibimden bir kişi bana Barış Özcan‘ın “Pijamayla Çalışmak” adlı videosunu yolladı. Bu videoyu izleyince de Edelkrone ve Başka Bir Şey ile tanışmış oldum. Başka Bir Şey 6. videosunu yayınlamıştı ve ben o günlerde Youtube’u sadece müzik dinlemek ve Analitik programların nasıl kullanıldığını öğrenmek için kullanıyordum.

Barış Özcan

Bu gerçekten Başka Bir Şey
Edelkrone ile tanıştıktan sonra, bütün taşlar yerine oturdu. Ekip yönetiminden, işe alımına, şirket kültüründen, çalışma şekline, yeni bir şeyler üretmekten, yurtdışındaki başarılara kadar her şey harikaydı. Bununla da kalmamıştı, Mükemmel videolarla bunları cümle aleme anlatıyorlardı.

Edelkrone geliştirdiği yeni ürünler ile zaten dünya piyasasında çok daha fazla ses getirecektir. Benim açımdan bundan daha önemli olan bir şey var. Yönetici olduğum 4 senedir kurumsal firmalarda oluşturmaya çalıştırdığım kültürün çok daha fazlasını, Amerika’daki startup kültürünü ve yeni neslin arayıp da bulamadığı ofis ve çalışma rahatlığıyla birleştiren bir firma Edelkrone. Firmanın çalışanlardan oluştuğunu bilen ve çalışanların mutlu olduğu bir firmanın her zaman başarılı olabileceğine inanan bir firma.

Başka Bir Şey

Başka Bir Şey videoları çıktıkça izliyor ve izletiyordum. Bir gün “Başka Bir Şey 6. Bölüm” ü bir toplantıda izletmeye karar verdim perdeye yansıtarak. Orada şu cümle geçiyordu: “Belki birkaç tane patron izliyordur orada bizi” Evet ben Patron değildim ama Türkiye’de önemli bir firmanın üst yönetimine bu videoyu izlettim. Bu fikirlerin sadece Amerika’da değil, Türkiye’de de uygulanabileceğini göstermek için.

Bunları neden anlattım?
Tanışmak çift taraflı yapılan bir eylemdir. İşteş fiil yani bir işin birden çok özne tarafından karşılıklı, ortaklaşa yapıldığını belirten fiildir. Halbuki ben sizi tanıyor, siz beni tanımıyordunuz. Şu ana kadar kısaca ben size kendimi ve sizinle tanışma hikayemi anlattım. Bunu neden mi yaptım? Çünkü ekibinizin bir parçası olmayı istiyordum.

Amerika’da öğrendiğim en önemli şeylerden bir tanesi şu oldu. “Idea is nothing, Execuiton is everything” Sizin ekipte olmak isteyen yüzlerce insan var. Geçtiğimiz günlerde üniversite öğrencilerinden bir tanesi bana hocalarının, Girişimcilik dersinde sizin videolarınızı izlemeyi ödev olarak verdiklerini söyledi. Gençler sizin ekipte olmak istiyor. Fakat benzer bir durumda hadi aksiyona geç dendiğinde, sonra başvururum, ne yapacağım ben şimdi orada, beni almazlar ki gibi cümlelerle karşınıza çıkabiliyorlar. Ben de ilanı ilk gördüğümde, beni almazlar ki dedim ve açıkçası başvurmaya üşendim. Başvurmak için fikrim vardı ama aksiyona geçemiyordum. Sonra aklıma diğer bir ünlü Amerikan sözü geldi.

Başka Bir Şey Blogger

Fake it till you make it” Bu sözü belki yanlış anlamışımdır ama 2 hafta boyunca yatarken aklıma geldikçe Edelkrone’nun bu ilanına başvurduğumu düşündüm. Başvurumu nasıl yaptığımı ve neleri anlatacağımı hayal ettim. Ama sadece başvuru kısmını hayal ettim ve bunu yaşadım. Taki bu yazıyı yazana kadar.

Take Risks, Try Things?
Şu anda İstanbul’da yaşıyorum ve sevdiğim bir işi yapıyorum. Ailem burada. Beni buraya bağlayan bir çok şey var. İyi de para kazanıyorum. Haftada bir gün arkadaşlarımla görüşüyorum. Güzel ve nitelikle bir ekip yönetiyorum. Başarılı projelere imza atıyorum. E o zaman neden başvuruyorsun bu ilana?

İki nedeni var. Birincisi Edelkrone, ikincisi blog yazmak. Edelkrone hayatıma 5 ay önce girdi ama 2007’den beri blog yazıyorum. Blog yazmanın da ötesinde, yazmayı seviyorum. İkisi birleşince başvurmamak için tutmadım kendimi. Sonuçta, Doğru olanı yapmak, hiç yanlış olmamıştır. (Intern)

Take Risk

Risk almak, bu işi yapmak ve yeni şeyler denemek istiyorum. Fakat üstümdeki sorumluluk, mahalle baskısı, ailemin mutluluğundan dolayı bu ilana başvuramayacağım. (Sanki başvurdum ve beni iş alacaklar gibi yazıyorum ama Fake it till you make it etkisindeyim mazur görün) Başvurmasam da başvurmayı denemem gerekiyordu. Bu başvuru için de bir CV yollamak yerine bir blog yazısı tercih ettim. Bu blog yazısının içinde kendimden, yaptığım işlerden, iş hayatına bakış açımdan, Edelkrone ile tanışma hikayemden bahsettim. Daha anlatacak çok şey vardı ama burada yazıma son vermek istiyorum.

I think tomorrow’s come, I think it’s too late.
21 Mayıs 2016 günü bir rüya gördüm. Otel gibi bir yerde bir organizasyon için insanlar toplanmıştı. Ben de oradaydım. Kadir Köymen ile karşılaşıyordum. Biraz muhabbet ettikten sonra ufak bir oyun oynuyoruz kendisiyle ve yenişemiyoruz. Akşam saat 7’de buluşup bir oyun daha oynamaya karar veriyoruz. Ben odadan çıkamıyorum ve geç kalacağımı da haber veremiyorum. Saat 7 buçukta oraya gittiğimde, Kadir Köymen bana üzülen gözlerle bakarak, başka bir programının olduğunu söyleyerek gidiyor ve rüya bitiyor.
Bu rüyayı gördükten sonra başvurmaktan vazgeçmiştim. Ben başvuruna kadar sürenin dolacağına ve zaten birini alacaklarını düşünüyordum. Fakat yine de başvuruyorum. Geç de olsa, başvurumu yapıyorum.

Too Late

Not: Yalandan rüya gördüğünü söyleyen kimse, kıyamet günü iki arpa tanesini birbirine bağlamakla mükellef olacak, fakat asla onları birbirine bağlayamayacaktır. Hadis-i Şerif

Ben Sabri Suyunu, Eğer hala geç kalmadıysam, başvurum bu blog yazısıdır. İncelenmesini talep ederim.

Yazar: Sabri Suyunu
Web Sitesi: sabri.suyunu.com , sabri.kim
E-Mail: sabrisuyunu@gmail.com , sabri@suyunu.com
Cep Tel: +90 539 870 44 42

Sabri Suyunu Google

LC Waikiki’ye Veda Ederken

Merhaba;

İçinizdeki ışığın evreni aydınlatmasının, varlığınızla gurur duyulup yokluğunuzun aranmasının ve baki kalan şu kubbede hoş bir seda bırakmanın tek bir şartı var:

“İnsan sevdiği işi yapmalı her ne olursa olsun.”

Veda etmeden önce, beni tanımayanlar için kendimi tanıtmak isterim. Daha tanışmadan vedalaştı demeyin arkamdan.

Google arama motoruna Sabri yazdığınızda aşağıdaki sonuçlar çıkar. İnternet üzerinde Sabri isminin verdiği zorluğa rağmen, ismimi her zaman çok sevmişimdir.

Sabri Kimdir

Ben Sabri Suyunu. 1984 yılında İstanbul’da doğdum. 2007 Yılı Kasım ayından beri LC Waikiki’de çalışıyorum. Sabah 06:30’da evden çıktığım ve 19:30’da eve gittiğim düşünüldüğünde, 24 saatimin 13 saatini bu ailede geçiriyorum. Yani %54. Ailemden, dostlarımdan, arkadaşlarımdan daha çok vakit ayırıyorum bu müesseseye. Yani hem ailem, hem dostum hem de en iyi arkadaşım oluyor LC Waikiki.

Ben LC Waikiki’de doğdum. Üniversiteden mezun olur olmaz LC Waikiki’de işe başladım. Bu süre zarfında, evlendim, askere gittim, araba aldım ve Allah’ın en büyük hediyesi olan bir çocuk sahibi oldum. Bunların hepsi olurken benim ailemin yanında LC Waikiki vardı. Başka şirkette ne oluyor bilmiyordum. Bilmeme de gerek yoktu. Mutluydum. Ama

Bugün ailemden ayrılıyorum.

Tamam her şey toz pembe değildi. Sıkıntılar yaşadım. Ama bağlılığımı kaybetmedim hiçbir zaman. Bağlılığım düştü ama toz kondurmadım LC Waikiki’ye. Herkese şirketimi anlatıyordum. Yaptığımız işleri, çalışma ortamını, değerlerimizi anlatıyordum. Vizyonumuzdan bahsediyordum. Şirkette işler iyi gitmese de anlatmaya devam ediyordum. 8 sene içerisinde 10’dan fazla pozisyon değiştirdim. 10’dan fazla yöneticiye de direkt bağlı olarak çalıştım. Bu süreç beni çok yordu ama çok da şey öğretti. Kimlerle çalışmadım ki, Osman Şentürk, Serkan Ulukaya, Cemil Yıldız, Erdem Çalışkan, Mesut Akyıldız, Hakan Uğur, vs. Sonra ben yönetici oldum. Uzman Yardımcısı olarak başladığım serüvende Müdür olarak görev aldım 2012 yılında. LC Waikiki’nin en genç müdürlerinden biri oldum. Benimle beraber 4 kişilik bir ekibim vardı 10 kişi olduk. Yeni bir mezun olarak girdiğim bu şirkette bir çok şey öğrenmiştim. Serkan Bey’den aldığım bayrağı daha ileriye taşımak için çalışmaya başladım.

Bayrağı biraz daha ileri taşımak için kolları sıvadım. Serkan Bey’i teknik olarak geçmemin imkanı yoktu. Elimden geleni yapacaktım. Ekibimle Otomatik Sevkiyat Sistemlerinde harika işler çıkaracaktık.  Yurtdışı açılımında en önde olacaktık. Farklı departmanlarla ortak bir çok başarılı proje yapacaktık. Departmanın rotasını optimizasyona çevirecektik. Tekstil perakendesinde bir ilk olan ve IBM’in iki organizasyonunda ve bir çok üniversitede başarısı hikayesi olarak anlatılan “Mağazalar Arası Transferin Optimizasyon ile Çözülmesi” projesini devreye alacaktık.

Bunların dışında, farklı yetkinlikler kullanmanın zamanı gelmişti. Bu veda yazısında teknik başarıları anlatmayacağım. Anlatsam zaten sayfalara sığmayacaktır. Bu sebeple geçmişe dönüp yaptığımız garip işlere bir bakalım. Evet, Bir yönetici olarak, bazı şeyleri olması gerektiğinden farklı yaptığım doğrudur. Bir duyuru maili, bir organizasyon, bir iş arama süreci, hep olması gerektiğinden farklı ilerledi benim yöneticiliğimde. İlk olarak Duyuru Maillerinden başlayalım. Daha önce yazdığım bir mail örneği bulunmaktaydı. Aşağıda da farklı duyuru maili örnekleri bulunmaktadır.

Merhaba;

Aşağıda bir şairin Allocation hakkında yazdığı şiir bulunmaktadır. Bu şiiri okuyup aşağıdaki soruyu tarafıma cevaplamanız istenmektedir. İlginiz için şimdiden teşekkür ederiz.

Şiir
Bir allocator yoktur ki açmamış olsun ekran-ı rezerve
Girer gece gündüz rezerve bakarak sadece geçmişe
Bulmuş “şu kadar haftaya tamamla” diye bir parametre
Doldurur tüm mağazaları elinden geldiğince

Şiirin çözümlemesi
Şair, yukarıdaki dizelerde bir allocatorun rezerve girerken yaptıklarını anlatmaya çalışmıştır. Allocatorların gece gündüz çalıştığını vurgulayan şair, rezervelerin sadece geçmişe bakılarak girdiğini iddaa etmiştir. Rezervelerin şu kadar haftaya tamamla diye bir parametre ile girildiğini ve mağazaların doldurulmaya çalışıldığından dem vurmuştur.

Soru:
Bir Allocator neden rezerve girerken “… haftaya tamamla” mantığına göre rezerve girmektedir? Bu bir ezber midir yoksa arkasında bir mantık var mıdır? Tam olarak bu şekilde rezerve girerken ne yapılmak istenmektedir? Detaylı olarak cevaplarınızı bekliyoruz.

Dikkat
Cevap veren kişiler arasında yapılacak çekilişte sürpriz bir hediye verilecektir. Cevabın doğruluğu bizim için önemli değildir. Cevpalar 3. Şahıslarla paylaşılırken isminiz gizli tutulacaktır.

Aaa rezil olurum yanlışsa” “Yazıyozda noluyo” “Çok biliyorsan kendin cevapla
Bugüne kadar söz verdiği çikolataları alsın önce” gibi düşünceleri aklınızdan çıkarın.
Aaa rezil olurum yanlışsa” –> Rezil olmayacaksınız, yanlış da olsa isminiz bizde gizli kalacaktır.
Yazıyozda noluyo” –> Yazıyosunuz ve biz sizin yazdığınız her şeyi değerlendiriyoruz. Şirkete katkınız oluyor
Çok biliyorsan kendin cevapla” –> Çok bilmiyorum. Öğrenmek için soruyorum. (Şaka şaka biliyorum ki cevabı ben)
Bugüne kadar söz verdiği çikolataları alsın önce” –> Bugüne kadar söz verip de almadığım çikolata mı varmış? (Evet var, borcum neyse öderim (ÖDEMEDİ))

Eğer bu maili, klasik cümlelerle yazsaydık, 40’a yakın kaliteli cevap alamazdık. Allocatorların içindeki şair ruhu ortaya çıkaramazdık. Bu cevaplardan bir kitapçık çıkarıp allocatorlara yollayamazdık.

Bu da bir diğer duyuru maili:

Merhaba Sevgili Şiir Severler;

Yo! Birazdan okuyacağınız şiirdeki gizli mesajımızda, sorularınıza dönüş için maksimum süre hedefimizi açıklamaktayız.
Analitik Sanat Ekibi

Dönüjem Ben Sana
Hey sen alokeytır!
Email at hadi yardır.
Doluluğun düşer rezerven onaylanmazsa,
En güzeli sen buyer grup kaydır!

Fena olmaz aslında onay doğru çalışsa…
Belki bi bildiği vardır, sistem ne de olsa (!)
Eğer olay hala çok karışıksa,
Şüphe etme sor bize elbet cevabı vardır!

Sorular sorular sorular…
Analitikçiler sırayla cevaplar.
Analiz edecek dönecek elbet sana,
Termini gör mısraların başında!

Artık mail ya da forumdan sorduğunuz sorulara cevabımızı hedef saatler içinde vereceğiz. So Check it out man!

Not: Şair, söz yazarı, bestekar Melih Çelik’e teşekkürlerimi sunarım 🙂

Beş saat kuralında o kadar başarılı olamadık belki ama yine de etkiliydi bence 🙂

Departman olarak, hep organizasyonların peşindeydik. Guitar Hero partylerinden Kelle Paçacılara kadar bir çok yere gitmiştik. Fakat, iş senelik departman bütçesini yemeye gelince asıl organizasyon orada ortaya çıktı. GOYDOY. Goy goy ve Doymak kelimelerinin birleşmesi ile ortaya çıkan GoyDoy, her sene 1 tane düzenlenen bir organizasyona dönüştü. Temelde, belirlenen bir muhitteki en lezzetli yemekleri ufak porsiyonlar şeklinde yemeye odaklanan aynı zamanda muhabbetin de dibine vuran bir organizasyondu. Birincisi 2013 yılında Sirkeci-Eminönünü-Beyazıt’ta, İkincisi ise 2014 yılında Beyoğlu-Taksim’de düzenlendi. www.goydoy.com adresinden aktivitelerimizi takip edebilirsiniz. Ya da google’a “eminiönde ne yenir” yazsanız hemen çıkar zaten 🙂

Biz hem goy goy yapan hem de en güzel yemekleri keşfetmek için sokak sokak dolaşan bir grubuz. Geziyoruz, yiyiyoruz, goy goyun dibine vuruyoruz.

GoyDoy 19 Nisan 2014 tarihinde ilk turu ile başlayacak. Amacımız önce İstanbul, sonra Türkiye ve en sonunda Dünya’daki lezzetleri keşfetmek.

Yediğimiz içtiğimiz bizim olacak ama yine de fikir sahibi olmanız için buradan hem gittiğimiz yerleri hem yediklerimizi hem de içtiklerimizi buradan yazacağız.

GoyDoy.com’dan bir yazı:

Türk Kahvesi – Şark Kahvesi – Beyazıt Kapalı Çarşı

Nuruosmaniye , Mercan ve Beyazıt arasında yer alan Kapalıçarşı 64 cadde ve sokağı , iki bedesteni , 16 hanı , 22 kapısı ve yaklaşık 3.600 dükkanı ile dünyanın en eski ve en büyük alışveriş merkezlerinden biridir. 45.000 metrekare kapalı alana sahip olup, içinde yaklaşık 20.000 kişi çalışmakta ve mevsimine göre günde 300 ile 500 Bin arasında ziyaretçi almaktadır.

Efsaneye göre, İstanbul’un altı birbirine bağlı dehlizlerle kaplıymış. Hatta bu dehlizlere Yerebatan Sarayı’nın gizli bir yerinden de giriliyormuş ve tünel, denizin dibinden devam edip taaa Kınalıada’ya kadar gidiyormuş.

Tüneller Kapalıçarşı’nın altından da geçiyormuş tabii. Hatta şu an, Çarşı’nın gizli tutulan bir yerinden girilebiliyormuş bu tünellere… Buralarda yemek takımı üzerine çalışan gümüş kaplama atölyeleri varmış. Yerin dibindeki yere ruhsat verir mi belediye? Hepsi kaçakmış bunların… Çalışanlara da işe başladıkları gün, dehlizlerden kimseye bahsetmeyeceğine dair Kur’an’a el bastırılıp, yemin ettiriliyormuş.

kapali carsi

Tüneller çarşının altından başka yerlere doğru da gidiyormuş ama buraları kullanmak kesinkes yasakmış. Bir keresinde hazine meraklarından, üç-dört işçi çocuk ilerilere gitmeyi denemiş.

Dehlizler labirent gibiymiş. Çocuklardan sadece biri geri dönmeyi başarmış, diğerleri yollarını bulamayıp tünellerde kaybolmuş. Dönen çocuk da (Allah muhafaza) aklını oynatmış. Çünkü ileriki kısımlar, iskeletlerle, insan boyunda böceklerle, farelerle filan doluymuş. Bu çocuk bir daha hiç “yeryüzüne” çıkmamış. Bütün gün dehlizlerdeki atölyelerde filan dolaşıyormuş, kim ne verirse onu yiyip, gece de artık nerede sızarsa orada uyuyormuş. Arada da yine tünellerin ilerilerine gidip birkaç gün kayboluyomuş ortalıktan. Döndükten sonra hiç birşey yiyip içmeden gözlerini öyle bir noktaya dikip, bakıp duruyormuş günlerce.

GoyDoy ekibi olarak bu dehlizleri araştırmak ve gizli hazineleri bulmak için Kapalı Çarşı’ya gittik. Saatlerce aramamıza rağmen gizli girişi bulamadığımız için pek ilerleme kaydedemedik. Sonuç olarak o kadar çok yorulmuştuk ki – aslında programımızda olmamasına rağmen – bir soluklanmak adına Kapalı Çarşının merkezinde bulunan tarihi Şark Kahvesi’nde bulduk kendimizi. Buraya Kapalı Çarşı esnafı olan astronottoman’ın tavsiyesi üzerine gittik. Kalabalık olmamıza rağmen yer bulabildik. Türk Kahvelerimizi sipariş ettik. Yanında lokumu ile birlikte servis edilen kahvelerimizin siz diyin kırk ben diyim yüz kırk yıl hatırı vardı. Kahvenin yanında edilen dost sohbeti ile sade kahveler bile tatlanmıştı muhterem okuyucular.

sark_kahvesi

Siz siz olun yolunuz Kapalı Çarşı’ya düşerse Şark Kahvesi’nde bir Türk Kahvesi için. Söylentilere göre dehlizlerden dönen çocuk ayda bir defa bu kahveye gelirmiş. Sadece bir Türk Kahvesi söyler, soğuyana kadar gözünü ayırmadan kahveye bakar, sonra tek dikişte içip hesap ödemeden gidermiş ve bir anda gözden kaybolurmuş. Belki bir gün siz de bu genci görebilirsiniz.

Adres: Yaglikcilar Cad. 134 Isbank yani Kapalicarsi / iSTANBUL

Telefon: +90 212 512 11 44

Web: http://www.sarkkahvesi.com/

Departmanda 1.5 senemi tamamlamıştım. Kadromu genişletmek istediğim için, şirket içine ilan açmayı planlıyordum. Daha önce şirket içine açtığım ilanlardan dolayı ağzım yanmıştı ve yoğurdu üfleyerek yiyordum. Dışarıdan çok sevimli bir departmandık, çok güzel işler yapıyorduk, sevenimiz çoktu ama ne zaman şirket içine bir ilan açsak, 5’ten fazla başvuru olmuyordu. Evet yanlış duymadınız. 5. Bu sebeple, bu sayıyı arttırmak için internette araştırma yaptım. Şirket içi pozisyon ilanlarının çok klasik olduğuna karar verdim. Sonuç olarak, farklı ve ilgi çekici bir ilan yayınlamaya karar verdim. İnsan Kaynakları bunu kabul etmedi. Ben de onlara ilanı yayınlamalarını söyledim. İlan yayınlandıktan sonra, gelen ilan mailini forwardlayarak aşağıdaki çalışmayı yolladım herkese:

İş Analitiği ve İş Geliştirme Uzman Yardımcısı ilanımız şirket içinde yayınlandı. İlanımıza başvurmadan önce bu departmanda çalışmak için uygun olup olmadığınızı test edebilirsiniz. (Büyütmek için üstüne tıklayınız)

uygunluk testi

Buna rağmen başvuru sayısı 5’i geçti mi? Tabiki hayır 🙂

Şirket içinde gerekli talebi bulamayınca, yeni bir proje tetiklendi. Bugünkü adı ProFashionals olan fakat bizim deyimimizle “Back to School” (Aman ne yaratıcı bir isim 🙂 ) olan proje. Üniversitelerin Endüstri Mühendisliği bilim dallarının lisans bitirme projelerine destek olma kararı aldık. Şirketimizin de desteği ile 6 üniversite ile görüştük ve aynı sene bir çoğu ile proje yaptık. Sene sonunda çok güzel bir organizasyonla da noktayı koyduk.  Burada bu organizasyon hakkında detaylara bakabilirsiniz.

Son olarak, Departmanımızın tek sayılık dergisinden bahsetmek istiyorum. Sadece 1 sayı çıktı ama dolu doluydu. Bu dergi ile kendimizi anlatmak istedik. Ne iş yaptığımızı, neylerle uğraştığımızı kendi tarzımızla anlatmak istedik. Aslında sosyal insanlar olduğumuzu göstermek istedik. Aşağıda bu dergimizin giriş kapağı bulunmaktadır.

dergi

Evet bunlar yaptıklarımızdan birkaç örnek. Bir de yapmak isteyip de yapamadıklarımız var. Neler mi?

  1. “Bir toplantıda yapmak isteyip de yapamadıklarınız” konulu video
  2. İş Analitiği departmanı oyuncuları ile LC Waikiki reklam çekimi
  3. İş Analitiği ve İş Geliştirme Departmanı için MANGA
  4. Piknik (Pardon sonunda yaptık di mi onu 🙂 )
  5. Edirne’ye ciğer yemeye gitme
  6. Kağıt bardaklardan Speed Stacks yarışması (Bu hep aklımdaydı ama kimsenin haberi yoktur)
  7. Ekip olarak şirkette Counter Strike oynamak (Son 1 haftadır internet cafede oynarak kısmen yaptık bunu da)
  8. Lasertag, paintball, go kart (Departmanın hepsi gelsin diye beklersen olmuyormuş bu işler 🙂 )

Eveeeet. Bu uzun yazıyı da bitirmenin zamanı geldi. Bugün bu güzel şirketten ayrılıyorum. Bazen aklıma gelirdi. Acaba ben LC waikiki’den ayrılabilir miyim diye. Bağlılığım o kadar yüksekti ki, hayal etmekte zorlanırdım. Çevremdeki insanlar benim LC Waikiki’den hiçbir zaman ayrılamayacağımı söylerdi. Ama işte ben de gidiyorum.

Ben şirketimi seviyorum. Seviyorum, çünkü görüşüm, dinim, ırkım ne olursa olsun bana saygı duyuluyor. Seviyorum, çünkü bana bugüne kadar bir çok şey öğretti ve öğretmeye devam ediyor. Seviyorum, çünkü evime ekmek götürmeme aracı oluyor. Seviyorum, çünkü bir amaç uğruna çalışıyorum. Bugün ben kızgın ya da dargın ayrılmıyorum. Bugün ben üzgün ayrılıyorum. İnsan sevdiğinden hiç mutlu şekilde ayrılır mı?

Başta Sn. Mustafa Küçük olmak üzere, bugüne kadar bana emeği geçen tüm yöneticilerime; Birlikte çalıştığım tüm birimlerin yöneticilerine ve ekiplerine teşekkür ederim.

Bir yönetici, başarılı olmak için bir çok özelliğe ihtiyaç vardır. Objektif olmak, analitik düşünme, ifade yeteneği, ikna yeteneği, vs. Fakat, bu yetkinliklerden çok daha önemli olan bir şey varsa o da iyi bir ekibe sahip olmaktır.

LC Waikiki’de sahip olduğum en değerli şeylerden biri olan, beni ben yapan, beni başarılara sürükleyen, çalıştığım süre boyunca her zaman beni destekleyen, sevgili ekibim İş Analitiği ve İş Geliştirme Ekibine çok teşekkür etmek istiyorum. İyi ki varsınız, iyi ki benim ekibimsiniz.

Buradan tüm çalışma arkadaşlarıma ayrı ayrı ismen teşekkür etmek isterdim. Yazmaya başladım. Fakat o kadar uzun bir liste oldu ki, tamamlayamadım. Korktum birilerini atlarım diye. O yüzden siz özel insanlar, kusuruma bakmayın.

Sevgili LC Waikiki! Bugüne kadar bana kattığın her şey için teşekkür ederim. Benim ailem oldun. Kardeşim oldun. Arkadaşım oldun. En iyi arkadaşım oldun Waikiki. Tekrar Görüşmek Üzere. Allah’a emanet ol.

Sabri Bey ne yapıyorsunuz?
Bunu, bunu alın dışarıya
Alalım. Alalım sizi dışarıya. Sizi dışarı alalım

Beni benimle bırakmak istemeyenler için gelsin:
E-Mail: sabrisuyunu[at]gmail[dot]com
Web Sitesi: http://sabri.suyunu.com/
Twitter: https://twitter.com/suyunu
Facebook: https://www.facebook.com/suyunu
Instagram: https://instagram.com/suyunu/
Pinterest: https://www.pinterest.com/suyunu

Tekrar yazmaya başlamak

Uzun zamandır yazı yazmak isteyip de fırsat bulamıyordum. Bir karar verdim ve düzenli olarak yazmaya karar verdim. Aşağıda önümüzdeki günlerde yazmayı hedeflediğim yazılar ve içerikleri bulunmaktadır.

Dalgalandım da Duruldum – Kariyer Tavsiyeleri : Bugüne kadar 11 farklı ünvan ile 8 farklı yönetici ile çalışma fırsatım oldu. İyi bir kariyere sahip olmak için, öğrenci iken, mezun olduğunuz da ve hatta bir iş sahibi iken neler yapmalısınızı dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Bu yazıyı yazmayı düşünmemdeki en büyük sebep, Aralık ayı itibariyle bana en çok emeği geçen ve yöneticiliğimi yapmış 2 kişinin çalıştığım şirketten ayrılması oldu.

Sürpriz Evlilik Teklifi : Bundan 6.5 sene önce dünya evine girdiğimiz eşime yaptığım Evlilik teklifini defalarca yazmaya başlayıp yarım bırakmıştım. Yazı dizisi olarak yayınlamayı düşündüğüm bu teklif en çok yazmak istediğim yazılar arasında 🙂

IBM Konferansları : 2014 yılında IBM’in düzenlediği iki organizasyona konuşmacı olarak katıldım. Perakende Günleri ve Business Connect isimli bu organizasyonlarda yaptığım sunum ve gözlemlerimi anlatacağım yazıdır.

Aldığım Eğitimler : “Hakkımda” yazısının içinde belirtip yazmadığım bir yazı daha. Bugüne kadar bir çok eğitim aldım. Bu aldığım eğitimlerin içerikleri ve faydalarından bahsetmeye çalışacağım.

Aldığım Ödüller : İnsan aldığı ödülleri yazar mı hiç? Evet yazar. Şirketim ödüllendirme konusunda gerçekten çok iyi bir şirket olduğu için, bunu herkesin duymasında ne sakınca olabilir ki? Hem maddi hem manevi ödülleri anlatacağım yazıdır.

Seminer ve Konferans Yazıları: Üzerinden çok uzun zaman geçmesine rağmen, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi ve yakın zamanda Çankaya Üniversitesinde gerçekleşen konferans ve seminerlerde yaşadıklarımızı anlatmaya çalışacağım.

GoyDoy 2 – Taksim, Beyoğlu, İstiklal : Geçtiğimiz ay ikincisini gerçekleştirdiğimiz Lezzet ve Muhabbet Turu GoyDoy’un yazılarını yazmam gerekiyor. İlki kadar iyi tatlara ulaşamasak da hem çok eğlendik hem de çok güzel yedik.

Araç Rotalama Problemi – İkinci Bölüm : Birinci bölümü yayınlanmış yazı dizisinin ikinci yazısıdır. Tabu Search adlı meta sezgisel yöntemle optimum rotaları nasıl elde ettik, ne gibi zorluklarla karşılaştık, neden bu efsane bir iştir.

Merdivenlerdeki Karları Temizlemek : Deneme niteliğinde olacak olan, geçmişim ile bugünüm arasında bağlantılar kuracağım bir yazıdır.

Ekip ve Ekip Yönetimi Hakkında : Çok süper bir ekip yönetiyorum. Gerçekten Türkiye’nin sayılı ekiplerinden biridir benim ekibim. Bu yazımda, ilk yöneticilik tecrübem, Ekiple iletişim kurmakta yaşadığım zorluklar, İletişim kurduğumda yaşadığım zorluklar ve aslında ideal ekip yönetimi hakkında uzun bir yazı olacak.

Sürpriz Organizasyon Şirketim Hakkında : Teknik bir insan olarak, aslında en çok keyif aldığım şeylerden biri insanları normalin dışındaki yöntemlerle mutlu etmek olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar imza attığım farklı sürpriz organizasyonları anlatarak en azından geleceğe yatırım yapmayı düşünüyorum.

Eminönü ve Sirkeci’de ne yenir? – Goydoy

GoyDoy bir keşif hareketidir. Hem goy goy yapmak hem de en güzel yemekleri keşfetmek için sokak sokak dolaşan bir grubun maceralarının ismi GoyDoy. Geziyorlar, yiyorlar ve muhabbetin dibine vuruyorlar.
Yediğimiz içtiğimiz bizim olacak ama yine de fikir sahibi olmanız için www.goydoy.com adresinden hem gittiğimiz yerleri hem yediklerimizi hem de içtiklerimizi yazacağız” diyor GoyDoy ekibi.

GoyDoy 19 Nisan 2014 tarihinde ilk turunu yaptı. Tarihi yarımadadan öyle bir ekip geçti ki, ne var ne yoksa her şeyi yedi. Öyle bir ekip geçti ki muhabbetleri ile düşman çatlattı. Öyle bir ekip ki, hem doydu, hem de goygoyun dibine vurdu. GoyDoy ilk organizasyonu ile tarihe geçti.

19 Nisan 2014 Cumartesi sabah 11:00’da İstanbul’un çeşitli semtlerinden gelen birbirinden güzide insanların Saray Muhallebicisi’nde buluşması ile başladı program. Trafik yoğunluğu, otopark sırası gibi problemlerin hiç biri neşemizi bozmadı ve harika bir gün geçirdik. Planda olmayan bir mekana da giderek ekstra mutlu olduk. Bütün gün gezmek yetmezmiş gibi, akşam da saatlerce Guitar Hero oynayarak günü noktaladık.

İlk gezinin ayrıntılarını aşağıda bulabilirsiniz. Ayrıntılı incelemeleri okumak için tıklamanız yeterli:)

GoyDoy_19_Nisan_2014

A – Saray Muhallebicisi – Kol Böreği ve Çay
Kahvaltı Türk kültürünün en önemli parçalarından bir tanesi. Özellikle Pazar günleri aile kahvaltıları geleneklerimizin en vazgeçilmez öğelerinden bir tanesidir. Bugün gün boyu yemek yiyeceğimiz için, kahvaltıyı İngilizce’deki anlamından esinlenerek hızlıca yedik 🙂
Durağımız Eminönü’ndeki Saray Muhallebicilik. Amacımız Su Böreği yemekti fakat biz gidene kadar su böreği kalmamıştı. Bu sebeple

B – Hafız Mustafa – Baklava
“İstanbul’da baklava nerede yenir?” diye sorsanız çoğu insanın cevabı “Karaköy Güllüoğlu” olacaktır. Bugün size bu soruyu düşünmeniz için ikinci bir şans vereceğiz.
Hafız Mustafa İstanbul’da 4 tane şubesi olan bir tatlıcıdır. Hafız Mustafa’nın babası olan İsmail Hakkı Zade, Sultan Abdulaziz saltanatı döneminde akide şekeri yaparak tatlıcılığa başlamıştır. Hafız Mustafa babasının dükkanında

C – Dönerci (Gizli) – Yarım Dürüm Döner
Döner, etin en lezzetli hallerinden bir tanesi. İncecik kesilmiş, lavaş ile dans eden, lezzet bombaları. Pişerken damla damla yağını bırakan, hünerli ellerde bir efsaneye dönüşen tarihi yemeğimiz döner.
Döner’in Kırımlılar tarafından kılıçlarına et takıp kızartmalarından esinlenildiğine inanılmaktadır. Şu anki modern halini almadan önce Osmanlı dönemi seyahatnameleri’nde 18. yyda bahsi geçmiştir. Günümüzdeki son hali 19. yy’da, Bursa’daki İskender Efendi’ye dayanmaktadır ve Erzurum’daki Cağ kebap ile aynı kaynaktan geldiği düşünülmektedir. Başka kaynaklarda ise dönerin mucidi

D – Ağa Kapısı – Brownissa
Orda bir köy var uzakta. O köy bizim köyümüz değil. O köy bizim ülkemiz bile değil. Ama var orda bir köy. O köyde çok harika bir içecek var.
Makedonya’nın dağlarında yetişen bir meyveden yapılır bu içecek. Böğürtlen gibidir. Bu meyvemizin ismi brownissa, bundan yapılan içeceğin ismi de Brownissa Şerbeti (Ne değişik). Biraz buruk, biraz ekşi, biraz mayhoş, biraz tatlı bir içecek. Rengi ile size kendini sevdiriyor, tadı ile aşık ediyor, dilinizi mora boyamasıyla sizi terk edip şaklaban gibi ortada bırakıyor. Brownissa deyince aklınıza

E – Virginia Angus – Mini Burger ve Kızarmış Patates
Eskiden Mısır Çarşı’nın kapısının önünde seyyar satıcılar olurdu. Bu satıcılar yere serdikleri örtülerin üzerinde ayakkabı, gömlek ve bilumum çeşitli kıyafetler satarlardı. Bu tezgahların çevresinde her zaman birileri alışveriş yapardı. Siz de kalabalığı görerek yaklaşır ve ürünleri incelerdiniz. Ardından müşterilerden bazıları “Ya bu kadar harika kumaşları bu fiyata mı satıyorsun? Şu 3 taneyi poşetle bakim” derlerdi. Bir anda hızlı bir satış olurdu. Bunu gören diğer müşteriler de alışveriş yaparlardı. Seneler öncesinde “para parayı çeker” “müşteri müşteriyi çeker” gibi algıları çözmüş olan eminönü esnafı, ticaretin kitabını çoktan yazmış ve güzel paralar kazanmıştır. Bugün bir dükkanın önünden geçseniz ve içerde kalabalık varsa merak ediyor siz de içeri girmek istiyorsunuz. Yolda bile bir kaza varsa bakasınız gelmiyor mu?
Virgina Angus’un bizim gittiğimiz şubesi, Mısır Çarşısı Önü esnafları ile aynı semtte bulunuyor. Ufak bir dükkan. İçerde 4-5 dışarda 5-6 masa var. Toplam kapasitesi

F – Hacı Şerif – Dondurmalı İrmik Helvası
Senelerdir Eminönü’nde dolaşırım, sokak sokak gezerim ama size bu yazıda bahsedeceğimiz mekanı keşfim çok geç gerçekleştiğini itiraf etmeliyim. Keşfettim deyince yanlış anlaşılmasın, onu da bir tavsiye üzerine buldum. En favori Gurme (Halk Gurmesi) blogu olan Harbiyiyorum.com sayesinde öğrendim. Salih Seçkin Sevinç tam bizim tarzımızda yemekler yiyor. Çok pahalı olmayan, salaş ama en lezzetli yerlere gidiyor. Nerede ne yenir, ne nerede yenir sorularının cevaplarını çok iyi biliyor.
Günlerden bir gün her sabah yaptığım gibi, harbiyiyorum.com adresine tıklamıştım. Birde ne göreyim. Eminönü’nde Mısır Çarşı’sının biraz ilerisinde, Denizlili bir şekerci, tatlıcı, lokumcu olan Hacı Şerif, irmik helvası ile ün salmış bir yer olduğunu yazıyor. Gitmeliyim, yemeliyim ve anlatmalıyım dedim. Hemen test etmek için

Bonus – Şark Kahvesi – Türk Kahvesi
Nuruosmaniye , Mercan ve Beyazıt arasında yer alan Kapalıçarşı 64 cadde ve sokağı , iki bedesteni , 16 hanı , 22 kapısı ve yaklaşık 3.600 dükkanı ile dünyanın en eski ve en büyük alışveriş merkezlerinden biridir. 45.000 metrekare kapalı alana sahip olup, içinde yaklaşık 20.000 kişi çalışmakta ve mevsimine göre günde 300 ile 500 Bin arasında ziyaretçi almaktadır.
Efsaneye göre, İstanbul’un altı birbirine bağlı dehlizlerle kaplıymış. Hatta bu dehlizlere Yerebatan Sarayı’nın gizli bir yerinden de giriliyormuş ve tünel, denizin dibinden devam edip taaa Kınalıada’ya kadar gidiyormuş.
Tüneller Kapalıçarşı’nın altından da geçiyormuş tabii. Hatta

Merzifon’da Ne Yenir – Total Akaryakıt İstasyonu – Kavurmacı

Son zamanlarda blogumda bir çok yazı yazdım. İş Analisti, İş Zekası, İş Analitiği hatta Rota Planlama gibi bir çok teknik konulara değindim. Ama google istatistiklerine baktığımda birde ne göreyim. En çok trafik “ılgazda ne yenir?” aramasından geliyor 🙂 Hatta ve hatta dişçim bile bu aramayı yaparak benim websiteme ulaşmış ve önerdiğim yerde yemek yemiş. Tavsiye ettiğim Yeşil Ilgaz Pide salonuna buradan selam olsun.

Geçen yine şehirler arası bir yolculuktaydım. İstanbul’dan Ordu’ya araçla gidiyordum. Yolda yemek yemek riskli bir iştir. Anadolu’da yemek yenecek o kadar çok yer varken, şehirler arası yolların üzerinde o kadar alternatifiniz bulunmaz. Ya yolunuzu uzatıp köylerini ilçelerin içine gireceksiniz ya da riske girip bir kaç deneme yapacaksınız. Ben bu riski aldım ve çok da memnun oldum.

Babam 19 sene boyunca Total Benzin İstasyonu işlettiği için yakıtımı her zaman Total’den alırım. Bu yolculukta da Total’den yakıtımı alacak şekilde rotamı planlamıştım. İstanbul Samsun Yolu üzerinde Merzifon’da bulunan Total Benzin istasyonunda durmuştum. Depomu fulledikten sonra nerede yemek yiyebileceğimiz konusunda istasyon çalışanları ile sohbete başladık. Kendisine köfte yiyebileceğimiz bir yer sormuştum. “Köfte bu yollarda risklidir. İçine ne koyulduğunu bilemezsin. Yedikten sonra seni rahatsız eder” dedi. Yani yiyene kadar o senin esirin, yedikten sonra sen onun esiri olursun dedi. Ben de sen bir tavsiyede bulun hele dedim. “Bak buranın kavurması güzeldir. Otur burada kavurmanı ye” dedi.

Mekana çok kanım kaynamamış olsa da adam haklıydı. Eşim ve eşimin teyzesi ile beraber oturduk mekana. Dışarıda ilk defa kavurma yiyordum. Hepimiz birer porsiyon kavurma istedik. Bakır kaplarda kavurmalarımız geldi.  Kapların alt kısmında sıcak su haznesi vardı. Kavurmanın yağı çabuk donduğu için bu şekilde bir çözüm bulmuşlar. Fondü gibi düşünün. Etler beklentimin çok üstünde lezzetliydi. Porsiyon doyurucuydu. Fiyat bu lezzete göre gayet uygundu. Yani diyeceğim o ki şaşırtıcıydı. Eğer kendi aracınızla yolculuk yapıyorsanız Total’de bulunan Kavurmacı’da durup tatmanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Buradan mekan sahibine de teşekkür etmek istiyorum. Neden? Biz yemeği yeyip muhabbetimizi edip çayımızı içtikten sonra arabaya atlayıp yola çıktık. 1-2 kilometre gittikten sonra yanımızdan dörtlülerini yakmış bir araba hızla geçip önümüze geçti. Ben de yavaşlayarak arkasında durdum. Arabanın içinden Kavurmacı restoranın sahibi indi. Elinde teyzemin çantası vardı. Biz yemeği yedikten sonra çantayı masada bırakıp yola çıkmışız. Abimiz çantayı kaptığı arabayla bize yetiştirmek için son gaz gelmiş. İnsanlık ölmemiş dedirten bir davranış. Acaba ben çantayı bulsam abimiz gibi mi yapardım yoksa içindeki telefon ile birilerini arayıp gelip almasını mı beklerdim? Allah razı olsun ve helal olsun diyorum buradan. Eğer gidip orada yemek yerseniz, çantasını unutan beyaz arabalı abinin selamı var diyin. O mutlaka beni hatırlar 🙂 Haydi iyi yolculuklar

Adres: Mehmet Akif Ersoy Mahallesi İstanbul Yolu No:7/A Total Akaryakıt İstasyonu (Babali Kollektif Şti)
kavurmaci

Kurumsallık Hakkında

Bu yazımda profesyonel bir çalışan ile Kurumsallık üzerine yaptığımız yazışmayı yayınlayacağım. Keyifli okumalar.

Bana gelen ilk e-mail:

Sabri Bey merhabalar,
Mezun olduğum günden beri (hatta öncesinden) kurduğum bir hayal kurumsal bir şirkette çalışmaktı. Şu anda, bu hayalime ulaşabilmek adına girdiğim Türkiye’nin en büyük mühendislik firmalarından birinde çalışıyorum.

Zaman geçtikçe, benim aradığım kurumsallık kavramının Türkiye için biraz ütopik olduğunu görmeye başladım. Yani çalışanlarının -kişisel gelişimine- ama sadece yaptığı işle ilgili değil, biryandan mesleği ile ilgili farklı programlar öğrenmesine aracı olunurken bir yandan etkili iletişimdir vs. sosyal becerilerini geliştirebileceği, personel mutluluk anketleriyle çalışanlarının mutluluğunun belirli aralıklarla kontrol edildiği, insanların birbirine gerçekten saygı duyduğu bir şirket sizce var mı? Yoksa “The best companies to work for” listelerindeki firmaların ortak özelliklerinden olan bahsettiğim bu kıstasları Türkiye’de / Türk şirketlerinde aramak ütopik bir kavram mı? Karşıma az evvel Lc Waikiki inşaat mühendisi ilanı çıkınca ilgimi çekti, araştırmaya başladım ve size ulaştım. Sizin gibi sosyal ve girişimci birine ulaşınca da tecrübelerinize dayanarak bunları sormak istedim.
Cevabınızı merakla bekler, iyi günler dilerim.
Vakit ayırdığınız için teşekkürler.

Benim Cevabım:

Merhaba XXX Bey,
Öğrenciler mezun olduktan sonra önlerinde bir kaç seçenek bulunmaktadır. Bunlar askere gitmek, yüksek lisans yapmak, iş hayatına atılmak, vs. İş Hayatına atılanların da önünde bir kaç seçenek vardır. Kendi işini yapmak, Kurumsal bir firmada uzman ya da uzman yardımcısı olmak, daha küçük bir firmada yönetici olarak çalışmak. Siz bu seçeneklerde kurumsal bir firmaya girerek kariyerinize başlamışsınız. Öncelikle kariyerinizde başarılar dilerim.

Kurumsallık içi çok zor dolan bir kavram. Hele patron ve aile şirketlerinin cirit attığı Türkiye’de içi yanlış doldurulan bir kavram. Kurumsallık kimine göre harika kimine göre ise işlerin yavaşlamasına sebep olan bir kavram. Her halukarda özellikle büyük şirketlerde kurumsallığın getirdiği avantajlar yadsınamaz. Sizin de belirttiğiniz gibi,
– Kişisel gelişime önem verilmesi
– Farklı alanlarda yetkinlik gelişimi
– Sosyal becerilerde gelişme
– Personel mutluluğuna önem verilmesi
– Saygı, sevgi

Bir şirkette çalışmak istemenin en önemli maddelerinden birkaç tanesi. Bu maddelere baktığımda hepsinin ortak özelliği ve çıkış noktasının şu olduğunu düşünüyorum. Çalışanına değer veren ve onu dinleyen firma. Kurumsal olsun ya da olmasın, eğer bir firma çalışanını dinliyor, ona değer veriyorsa, isteklerini bir kenara atmıyor ve gerçekleştirmek için elinden geleni yapıyorsa, o firmada uzun seneler çalışırsın. Kurumsal firmalar bunu daha çok ve daha profesyonelce yaptığını kabul ediyorum. Bu sebeple kurumsallığın bu değerleri içerdiğini de düşünüyorum.

Şöyle düşünmek lazım. Siz bir eğitim almak istiyorsunuz. Bunu şirketinizde hangi departmana ya da kişiye söylemeniz gerekiyor. Kurumsal firmalarda öncelikle bunu kendi birim yöneticinizle paylaşırsınız. Kendisi bunu değerlendirir, uygun ise teknik bir eğitim ise Teknik Yetkinlik departmanına, davranışsal ise davranışsal eğitim departmanına, bu kadar detaylı değilse direkt eğitim departmanına başvurur. Ardından bu eğitim ile ilgili bir araştırma yapılır ve alternatifler sizin yöneticilerinize sunulur. Eğitim fiyatı ve size olan katkısı değerlendirildikten sonra eğitim gerçekleşir. Şu anda çalıştığım firmada işler bu şekilde mi yürüyor. Aynen bu şekilde profesyonelce ve başarıyla yönetiliyor. Bugüne kadar eğitim almak isteyen ve isteği reddedilen bir personel bilmiyorum diyebilirim.

Bunun dışında Saygı ve sevgi kelimeleri biraz daha şirketten kişiye inmiş durumdadır. Kişi yöneticisinden ve iş arkadaşlarından dolayı şirketini sevebilir ya da şirketinden nefret edebilir. Bu sebeple çalışma ortamı kritik bir önem taşımaktadır. Buna ek olarak şirketinizin sahibi ya da CEO’sunun vizyonu ve şirketin misyonu sizin şirketinize olan bağlığınızı arttırır ya da azaltır. Bunu yaşamadan bilemeyeceğiniz için sadece tavsiyelere göre hareket edebilirisiniz. Ben 7. yılımı yakında bitireceğim LC Waikiki‘nin en çok etkilendiğim özelliği bu diyebilirim.

Sonuç olarak toparlamak gerekirse, istekleriniz çok ekstra şeyler değil. Her çalışanın istediği şeyler. LC Waikiki bunu başarıyla yapıyor. Turkcell gibi şirketlerin de bunları çok güzel bir şekilde yönettiğini duyuyorum. Çalışma hayatınızda başarılar dilerim.
Saygılarımla
Sabri Suyunu

İkinci e-mail

Sabri Bey merhaba,
Öncelikle içten mailinizden ve tam olarak aradığım cevapları bana sunduğunuzdan dolayı çok teşekkür ederim.
Son bir kaç haftadır okuduğum makaleler ve incelediğim anketlerde, listelere giren firmaların ortak özelliklerinin, sektörleri ne olursa olsun –başarı odaklı kurumsallık– olduğunu görüyorum. Bu -başarı odaklı kurumsallık- olarak tanımladığım kavramı biraz irdeleyince altından sizin de bahsettiğiniz gibi -insana saygı- kavramının çıktığını gördüm. Sosyal yetenekleri neredeyse mühendisliğini dahi bastıracak birisi olduğum için ‘bu olgunun algoritmik bir mantığı var mı acaba?’ sorusunu kendime sorarak bir araştırmanın içine girdim ve kendi yorumlarıma sizin gibi tecrübeli insanların fikirlerini katarak bir cevap elde etmeye çalışıyorum.

Tarihe mâl olmuş bir söz vardır , “İnsanı yücelt ki devlet yücelsin.” (Şeyh Edebali) Öyle düşünmeye başladım ki bu bakış açısını sizin CEO ya da patron vizyonu olarak bahsettiğiniz kavram üzerinden biraz daha küçük kapsamda düşünerek -Çalışanını yücelt ki şirket yücelsin- formuna sokan şirketler bugün hızla büyüyorlar. Sizin mailinizden sonra şunun farkına vardım ki, benim yanlış yaklaştığım nokta; bu kavramı -şirket iş hacminde- aramakmış. Çünkü dediğiniz gibi insana saygı duymayan (saygı duymayan demekten ziyade, çalışanına söz hakkı verip onun düşünce ve isteklerine göre bir yapı geliştiremeyen desem daha yerinde bir kullanım olmuş olacaktır.) şirket ne kadar büyük olursa olsun orada özellikle İK alanında sirkülasyon çok hızlı olacaktır. Ancak küçük olup da bahsettiğimiz yapıyı oluşturan şirketlerde bu sirkülasyon tam tersine dönecektir. (-Ki şimdi bu az çalışanlı şirketlerin böyle bir listeye nasıl girebildiğini daha iyi anlıyorum bkz: http://cenews.com/article/9354/2013-best-firms-to-work-for )

Sizlerin tecrübesini dinleyerek yolumu ve yönümü daha iyi seçmeye çalışacağım. Yalnız kafamda başka bir soru daha var; dediğiniz gibi -doğru- olanı bulmak için mümkün olduğu kadar araştırma yapıp denemekten başka bir çarem yok. Ancak şöyle bir korkum var; en iyiyi bulmak uğruna gerçekleştirdiğim bu denemelerimin sayısının artması ve dışarıdan -göçebe bir mühendis / göçebe bir çalışan- olarak gözükmek. Evet, kariyerimin daha çok başlarındayım ama ileride özgeçmişimi inceleyen bir yetkilinin bu kişi falanca şirket değiştirmiş diyebilecek olması beni biraz tedirginleştiriyor. Sizce bu düşüncem doğru bir düşünce mi? Yoksa sonucu ne olursa olsun mutlu olacağım yeri / dream job tabir edilen işimi buluncaya kadar aramaya devam etmeli miyim? (Bu arada şunu belirtmek istiyorum, şimdiki çalıştığım iş arkadaşlarımdan ve onlarla olan diyaloğumdan çok çok memnunum. Aradığım şeyi bulamamama neden olan şey tamamen şirketin insanına verdiği(vermediği) söz hakkından kaynaklanıyor. Yani mutlu muyum değil miyim diye neden kimse bana sormuyor dediğimde, “sen mühendissin, İK değil” cevabını duymak beni çok rahatsız ediyor, bu da içinde bulunduğum ekipten ne kadar memnun olsam da asıl arkada aramaya devam etmekte olduğum şeyi takip etmem için beni devam ettiriyor.)

Biraz uzun ve karışık bir mail oldu ancak müsait olduğunuzda cevaplarsanız çok sevinirim.
Saygılarımla,

Ve benim cevabım:

Merhaba XXX Bey,
Biraz geç dönüş yaptığım için kusura bakmayın. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, çok güzel bir yazışma oluyor. Kurumsallık ve çalışan motivasyonu hakkında nokta atışı tespitleriniz var. İnsana saygı gerçekten başarının en büyük anahtarlarından bir tanesi. İçi wa Zen, Zen wa içi (Bir bütündür, bütün birdir) felsefesinin de altında yatan buna benzer bir düşünce. Bir şirketi bütün olarak düşünürsek, onu oluşturan parçalarda sistemler ve insanlardır. Sistemleri de insanların yaptığını düşünürsek şirketlerin en küçük parçacığı yani atomları insanlardır. Şirketler bu atomları kararlı hale getirmek için ne kadar çabalar, motivasyonlarını ve ekip ruhunu ne kadar iyi aşılarsa, şirket o kadar başarılı olur.

Şirketler çalışanı dinleme konusunda gelişme evresi geçiriyor çoğu zaman. Bu evrimin başlaması için, öncelikle şirketin başındaki kişinin bunu başlatması gerekiyor. Çünkü bu tek bir kişi ya da departmanın yapacağı iş değil, bir şirket kültürüdür. Ve Şirket kültürleri departman ayırt etmeksizin uygulanır. Bu bazen sancılı olur bazen de başarısız olur. Her ne olursa olsun, çalışanın kendini değerli hissetmesi faydayı maksimize etmek için en kolay yoldur.

Motivasyon ve Efor adlı iki değişkenimiz, Ali ve Veli diye de 2 çalışanımız olsun. Değişkenlerimizi 1 ile 10 arasında puanlandıralım. Sonuç olarak ” Motivasyon X Efor ” denklemini kullanarak “Kaliteli İş”e ulaşmaya çalışalım. Ali 8 motivasyon ile 2 saat çalışıyorken, Veli 2 motivasyon ile 5 saat çalışıyor. Ali = 8 x 2 = 16 puanlık bir iş ortaya çıkarmışken, Veli 2 x 5 = 10 puanlık bir iş çıkarıyor. Ali daha az çalışmasına rağmen, yüksek motivasyonu ile çok daha başarılı işler ortaya koyuyor.

Kişilerin şirketine olan bağlılığı, motivasyonu ile doğru orantılı olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar motivasyon daha değişken olsa da ortalama değeri bağlılık değerine çok yakın çıkar. Çalışanların şirkete olan bağlılığını da ölçmek çok kolaydır. Örneğin, bir çalışma arkadaşına şu soruyu sorabilir ya da kendin cevap verebilirsin. Şirketimiz zor günler geçiriyor. 3 ay boyunca maaşlarımızı ödeyemeyecek fakat sonrasında ödemelerimizi gerçekleştirecek. Bu durumda şirkette kalmaya devam mı edersin yoksa hemen iş aramaya mı başlarsın.

Son olarak, kısa sürelerde iş değiştirmenin etkileri nelerdir. Mezun olduktan sonra hala aynı şirkette çalışan bir kişi olarak doğru cevabı ben veremeyebilirim. Aslında iş değiştirmek için sebebiniz çok açık. En iyiyi bulmak. Ama iş değiştirmeden önce “en iyiyi” gerçekten doğru tanımlamanız gerekiyor. Gittiğiniz yer daha iyi olmasına rağmen hala mükemmeli aramak size zarar verebilir. Bunu değerlendirirken hem teknik hem de davranışsal gözlemlemenizi tavsiye ederim. Sadece mutlu olmak için, mühendislik yeteneklerinizi daha az kullanacağınız bir yere gitmek sizi daha mutsuz yapabilir.
Tekrar görüşmek üzere.
Saygılarımla
Sabri Suyunu