Startup Nedir? – Silikon Vadisi – Bölüm 2

Silikon Vadisi gezimizde, nereye baksak gördüğümüz iki şey vardı. Birincisi Hintli, ikincisi ise Startuplar. Google’da çalışanından tutun da, Stanford’da okuyanına kadar herkes bir şey üretmeye, bir startup kurmanın peşindeydi. Kimle konuşsak yeni bir şey bulmak için kafa patlatıyordu. Kuluçka Ofislerinde, fikirler pişiriliyor ve hayata geçirmek için gün sayıyorlardı. O kadar çok startup kelimesini duydum ki, sonunda bu bölümle alakalı bir yazı yazmaya karar verdim. İkinci gün olan, IBM, Amerika Ofisi ve Amazon yazıma geçmeden önce kısa bir ara verip startup neyin nesiymiş bir öğrenelim istedim.

startup

2008 yılının sonlarına doğru Amerika’da başlayan bir kriz ortaya çıkmıştı. Nam-ı diğer Mortage Krizi, tüm dünya piyasalarını kasıp kavurmuş ve sonuçları çok acı olmuştu. Taşınmaz malların değer kaybetmesinden dolayı, ekonomi çökmüş ve Amerika’da başlayan bu kriz Küresel bir boyut almıştı. Startupların doğuşu da tam bu döneme rastlamaktadır.

mortgage

2000 yılında ortaya çıkan Dot-com balonu, Amerika için bir çöküştü. 5 trilyon dolarlık bir zarar ortaya çıkmıştı. Bu yarayı sarmak için faziler aşağı çekilmiş ve emlak satışlarında bir patalama olmuştu. Ardından 2008 yılındaki krize zemin hazırlanmıştı. Her kriz, zararları ile birlikte fırsatları da beraberinde getiriyor. Startuplar da, işte tam bu dönemde ortaya çıkmaktadır. Yeni nesil girişimciler, zaten mevcut olan bir kültürü daha da ön plana çıkarmış ve dot-com balonundan alınan dersleri de defterlerine not ederek, doğru hamlelerle milyon dolarlık işlere imza atmaya başlamışlardır.

dot_com

Startup nedir diye bana soracak olursanız, ben size tek kelime ile girişim derdim, ta ki Amerika’ya gidene kadar. Eğer biz her girişime startup deseydik, bizim 3 sene önce açmak istediğimiz çiğ köfte dükkanı da bir startup olurdu, ama değil 🙂 Evet girişim kelimesini içeriyor fakat daha fazlası da var. Harekete geçmek, harekete geçirmek ve bunu iş haline getirmek. En önemli şeylerden bir tanesi de, çözümün belli olmamasıdır. Ortada bir fikir var, bu fikir bir çok insanın hayatını değiştireceğine inanıyorsunuz, fakat nasıl yapacağınıza emin değilsiniz. Ve sonucunda başarılı olmama ihtimaliniz var. İşte startup bu.
Girişimcilerin babası, Stanford üniversitesi öğretim görevlisi, Yalın Startup hareketini oraya çıkaran Steve Blank’ın tanımı ise, “Ölçeklenebilir ve tekrar edilebilir bir iş modeli bulmak için oluşturulan bir yapı” dır.

startup_2

En büyük yanılgı, her girişimin bir startup olduğu yönündedir. Yeni bir cafe, kitapçı ya da restoran açmak ya da herhangi bir işletme kurmak startup başlığı altında değerlendirilemez.

Startupları en çok destekleyen oluşumlardan biri olan Y Combinator’ün kurucularından Paul Graham, startuplar için şunları söylemektedir:

“Hızlı büyümek için tasarlanmış şirketlerdir Startuplar. Eğer bütün şirketler temelde aynı olsaydı ama bazıları şans ya da kurucularının fazladan çaba göstermesi sebebiyle daha hızlı büyüseydi, farklı bir kelimeye ihtiyaç duymazdık. Sadece çok başarılı şirketler ve daha az başarılılardan bahsederdik. Ama aslında olan şey şu, startupların diğer girişimlerden farklı DNA’ları var.”

Startupların farklı bir DNA’sı var. Bu çok iddialı, aynı zamanda için doldurmanın çok zor olduğu bir cümle. Peki nedir Startupları farklı yapan, hangi kromozondur detaylı inceleyelim.

DNA600x100_02

Öncelikle, ihtiyaçlarımızı baştan tasarlıyorlar ya da yeni ihtiyaçlar ortaya çıkarıyorlar. Facebook hangimizin günlük hayatında olan bir ihtiyaçtı ya da snapchat. Ben günde en az 4 defa snapchate bakıp kim ne paylaşmış ona bakıyorum. Ya da taksi çağırmak için, taksi durağını aramak varken, neden uber ya da bi taksi gibi uygulamalar kullanmaya başladık. İşte ihtiyaçlarımızı doğru yorumlayan insanlar bunları başardılar.
Peki startupların tek farkı fikir mi? Hayır tabiki. Hem şirket yönetimi hem de proje yönetimi açısından, kurumsal firmalardan ayrışıyorlar. Akıllarına gelen fikirleri anında gerçekleştirmeye çalışıyrolar ve sonuç odaklı gidiyorlar. Agile yani çevik yönetim uyguluyorlar.

Özetleyecek olursak startupların formülü aslında basit. İki değişkeni bir araya getirmeniz gerekiyor.
Çok fazla insanın isteyeceği bir şey üretmesi
Bu insanlara ulaşarak hizmet sunması

Bu ürettiği bir hizmet, uygulama, teknolojik bir alet ya da bunların birleşimi olabilir.

Startupın ne demek olduğunu anlatabildim sanırım. Bu anlatımları yaparken, Okan Barlas ve 2kere2beseder adlı sitelerden ciddi anlamda faydalandım. Kendilerine teşekkür ediyorum.

Bir fikriniz var ve Silikon Vadisi’nde bu fikre yatırım bulmak istiyorsunuz. Şimdi de yatırım türlerine ve çalışma şekillerine kısaca bir göz atalım.

Kuluçka merkezi
Kuluçka merkezi aslında bir yatırım türünden çok yol göstericidir. Bir rehber olarak adlandıracağımız kuluçka merkezlerinde, yüksek miktarda finansal destek sağlamak yerine, girişimci ve yatırımcı arasındaki köprü görevi görür. İş bağlantılarını düzenler, eğitim verir, fikri nasıl geliştireceği konusunda danışmanlık sunar, yatırım için yapacağınız sunumlar konusunda sizi yönlendirir. Fikrin elinden tutan ilk kurumdur. Kuluçka ofisinde ister bir masa kiralayabilirsiniz, isterseniz de bir oda tutabilirsiniz.

incubator

Angel Investor
Her bir girişimcinin hayalini süsleyen kişidir. Melek Yatırımcı olarak Türkçemize girmiştir. Her klasik girişimcinin peşinde koştuğu kişidir. Doğru bir tanım yapacak olursak, kendi bireysel birikiminden gelecek gördüğü projelere yatırım yapan kişidir. Eğer bu yatırım yapan kişi, aynı zamanda tecrübeli bir kişi ise, yatırım yaptığı girişimlere mentörlükte yapmaktadırlar. Melek yatırımcılar, samanlıkta aranan bir iğne gibi oldukları için, eğer yatırım yaparlarsa istedikleri hisseler normalden biraz daha fazla olabilir.

angel_investor

Seed Capital
Fikir aşamasında olan ya da yeni filizlenmiş bir projenin ayağa kalkması için sağlanan finansal desteğe denir. Seed kelime anlamı da tohumdur. Şunu yazmadan geçemeyeceğim. Kolay kolay kimse fikre para vermez. Fikriniz bir ürüne dönüştükten sonra ve karşılığını gördükten sonra yatırım almak çok daha kolaydır. Seed yatırımınını fikir aşamasında alırsınız. Fikrinizi, herkese gidip anlatamyacağınız için, genelde bu yatırım yakınlarınızdan eşten dosttan gelir.

seed_capital

Venture Capital
Türkçemize Risk Sermayesi olarak geçen bu yatırım türü, fikre değil hayata geçmiş projelere yatırım yapar. Biraz aşağıda Seri Yatırımlar başlığı altında yüksek paralar bağlayan bu yatırım fonları, verdikleri bu paranın hakkını almak isterler. Yaptıkları yatırım sonucunda, şirket hisselerinin de bir kısmını alan bu fonlar, yönetimde söz sahibi olurlar. Şriketin gidişatı ile ilgili herşeyi takip ederler ve paralarına para katmanız için sizi denetlerler. Düşünsene, adam sana 2 Milyon dolar para vermiş. Bunu babasının oğlu olduğun için değil, sen de ışık görmüş ve 2 Milyon 4 Milyon olsun istemiş. Sen gidip 2Milyonu teknelerde yersen, adam da bunun hesabını sorar. (ehehe çok Türk mantığıyla yaklaşıyorum olaylara )

ventur_capital

Series A, B, C
Crunchbase’e girdiğinizde, firmaların altında Series A,B,C gibi terimler görürsünüz. Bu terimler, yatırım miktarını, yatırım yapanı ve yatırım alan şirketin durumuna göre farklılık göstermektedir. Birkaç örnek vermek gerekirse, Eğer yatırım Türkiye şartlarında 500k – 1M, Amerika’da 1M-2M altındaysa buna Seed ya da Melek yatırımcı denir. Eğer miktar bu değerin üstündeyse bir Venture Capital tarafından yapıldıysa Seri olarak adlandırılır. Seriler sırasıyla A, B ve C olarak adlandırılmaktadır. Yatırım miktarı ve hisse miktarı serilere göre değişiklik göstermektedir. Bu yatırımların ardından, şirket hisseleri büyük oranda yatırımcıya geçer. Şirket kurulurken sahibi olan girişimci, artık board member, CEO, CTO ya da farklı bir konuma gelmiş olabilir. Ama tabi paraya da para demiyordur. Ne diyordur bilemiyorum.

Yaptığım araştırma sonrasında yatırım miktarlarının Türkiye ve Amerika için inceleyecek olursak, (İlk satır TR, İkinci satır USA)

yatirimlar

Yatırım miktarlarının çok geride kaldığı yönünde. Yine de bir startup kültürünün günden güne arttığını görmek umut verici.

TechCrunch’ın her sene düzenlediği Startupların yarıştığı bir yarışma mevcut. https://techcrunch.com/startup-battlefield/ adresinden inceleyebildiğiniz bu yarışmada, her sene çeşitli kategorilerde bir çok startup öne çıkmak için yarışıyor. Bugünlerde, eskiden popüler olan marketplace uygulamalar yerine, IoT ve kişisel yardımcıların aldığını görebiliyoruz. Machine Learning’in ön plana çıktığını ve yapay zekanın günden güne güçlendiğini farkediyoruz.

Türkiye’de yakın zamanda Startuplar üzerine çok güzel programlar düzenlenmeye başlandı. Özellikle bu Ekim ayında düzenlenecek Startup İstanbul http://startupistanbul.com/ etkinliği çok güzel geçeceğe benziyor. Yine Şubat ayında düzenlenen, Startup Turkey’in programına baktığımızda çok başarılı olduğunu görüyoruz. Türkiye’de şu anda marketplaceler ön plana çıksa da yakında daha farklı fikirler göreceğimize eminim. Uber’in lokalize edilmiş hali BiTaksi ya da yemeksepeti gibi örneklerin çoğalacağına inancım yüksek.

Startup yazımızın da sonuna gelmiş bulunmaktayız. 3. Bölümü en yakın zamanda yayınlayacağım. Görüşmek üzere.

Macera Dolu Amerika – Silikon Vadisi – Bölüm 1

Öncelikle herkese merhaba. Uzun süredir kalemi elime almadığım için kendimi paslanmış hissediyorum. Yazmak, uzun uzun yazmak istiyorum. Heyecanım kaçmadan, enerjim bitmeden, düşüncelerim uçmadan yazmak istiyorum. Hani gece uyanırsın, çok güzel bir rüya görmüşsündür ve tüm detaylarını hatırlarsın. Sonra tekrar uyursun. Sabah kalktığında rüyanı hatırlayamazsın. Ben şu anda gece uyandım ve size rüyamı anlatacağım. Eğer tekrar uyursam bu rüyayı unutacağım ve anlatacak bir şeyim kalmayacak. Evet, kısa kes San Francisco havası olsun dediğinizi duyar gibiyim. O yüzden başlıyorum.

Nereden çıktı bu Amerika?
Günlerden bir gün CEO’muz ile Skype üzerinden toplantı yapıyorduk. Biz 4 kişi Türkiye’de, Ahmet Bey Amerika’da CRM hakkında konuşuyorduk. Satın alacağımız bir yazılım hakkında istişare ederken, “Neden buraya gelip, son pazarlıkları firma ile yüz yüze yapmıyorsunuz?” dedi Ahmet Bey. Cemil Bey ve IT direktörümüz bu konuda hem fikir oldular. IT direktörümüz Hakan Bey, “Bu sefer Sabri Bey de gelsin, hem Silikon Vadisini görmüş olur” dedi. Ahmet Bey bana vizem olup olmadığını sorup, olmadığını (!) öğrendikten sonra, tarihe geçen şu sözleri söyledi: “Sen, 8 sene Analitik alanda çalışmış bir kişi olarak, hiç Silikon Vadisine hatta Amerika’ya gitmedin mi?” Cevap aslında çok basitti. Bahane üretmeye gerek yoktu. “Hayır” dedim. Götürmeyenler göndermeyenler utansın diyecektim ama suç bendeydi. Sustum ve vize almak için Amerika konsolosluğunun yolunu tuttum. Evet işte Amerika yolculuğumuz bu şekilde başladı. Vizemiz çıktı, biletlerimizi aldık ve Genel Müdürümüz Osman Bey, Merkez Planlama Direktörümüz Cemil Bey, IT Direktörümüz Hakan Bey ve naçizane Perakende Analitiği Müdür olarak ben Sabri Suyunu Amerika’nın en uzak noktalarından San Francisco’nun yolunu tuttuk.

Silikon Vadisi

Gecem Gündüzüme Karıştı
Benim gibi ülkesini çok seven ve yurtdışına sadece 5 kere çıkmış, onda da en fazla 4 saat uzağa gitmiş biri iseniz, Amerika seyahati tam sizin için. Harika bir deneyim yaşayacaksınız. Buradan San Francisco sadece 14 saat(cik). Çok eğlenceli değil mi? Ekonomide değil de Comfort ya da Business’da uçuyorsanız gerçi çok problem etmenize gerek yok. Piremsesler gibi uyuyabilir, o yemek gitsin bu yemek gelsin diyerek gününüzü gün, gecenizi gece edebilirsiniz. Yine de şunu açık yüreklikle söyleyebilirim ki, THY çok başarılı bir kuruluş. Her ne kadar onlar da her bir şirket gibi karlılığı düşünüp koltukları çok dar yapsalar da, diğer sağladıkları imkanlar gayet mutluluk verici.
Özellikle uçuşa geçmeden önce Atatürk Havalimanı’nda bulunan Dış Hatlar Lounge’dan bahsetmek istiyorum. Daha önce yurtiçi lounge girmiştim. Ne kadar farklı olabilir ki diyordum. OMG! 5 yıldızlı bir otelden faksız bir yer ile karşılaştım. Tüm dünya mutfağından, çeşitli yemekler, sizin için pişiriliyor. Uyumak için özel alanlar, oyun konsolları, hatta duş bile bulunuyor. Uçuşunuzdan 4 saat önce gelip burayı kullanabiliyorsunuz. Şirketimin verdiği corparate card sayesinde ücretsiz olarak kullandık biz de.
Neyse uçuş başladı. Her yolculuk klasiği gibi, ilk başta enerjim gayet yüksekti. Fakat yolculuk devam ettikçe enerjim düştü, düştü ve yolculuğun sonunda 4-5 saat uyudum sanırım. İstanbul’dan saat 14:00 gibi yola çıktık. Dünyanın yuvarlak olmasından dolayı uçak ilk olarak Kuzey Kutuplarına doğru yol aldı. Ardından tekrar ekvatora doğru yönelerek yarım elips şeklinde bir güzergahta gitti. Uçağa bindiğimizde öğlendi, ardından ikindi sonra akşam ve gece oldu. Kutuplarda gece yolculuğumuz ardından Birden gün ağarmaya başladı. Tekrar akşam ve ikindi oldu. San Francisco’ya indiğimizde saat 17:00 civarıydı. Toplam 14 saat gittikten sonra, sadece 3 saat ileri gitmiştik. Buradan şunu anlayabiliyordum. Bu gidişin dönüşünde şaftım kayacaktı 🙂

ucus_haritasi

Yo! Neden Geldin Amerika’ya dostum?
Uçak indi. Dizlerimizdeki o ince sızı yürümeye başlayınca önce çıtırtılara, ardından gevşemeye başladı. Uzun yolculuğa gidecek olanlara ilk tavsiyem, yanlarında mutlaka kişisel ilaçlarını götürmeleri olacaktır. Örneğin benim gibi alerjik bir insansanız, yanınıza mutlaka devamlı kullandığınız anti-histaminikleri alınız. Ağrı kesici, kaç gevşetici, vitamin, vs. bunları unutmayınız. Tamam tamam biz de biliyoruz walgreens ve cvs’yi. Ama yanınızda taşıyın işte. Kabahat size tavsiye veren de. Uçaktan indikten sonra bavullarımıza ulaşmadan önce, sevgili pasaport görevlisi, Ne(r)den Geldin Amerika’ya dedirtecek sorular soruyor sizlere. Neden geldin, ne iş yapıyorsun, ne kadar kalacaksın, ne yapacaksın gibi uzayıp giden sorular soruyor. Siz de sabırla cevap veriyorsunuz. Sonuç olarak geçiyorsunuz ve bavullarınıza ulaşıyorsunuz. Bavulları da aldıktan sonra biz araç kiralamak için araç kiralama istasyonuna doğru yola koyulduk.

hava_limani

Güzel bir uygulama yapmışlar. Aslında çok basit. Uzun süreli araç parkı ve Araç kiralama istasyonlarını havaalanından 1 km kadar uzak bir yere konumlandırmışlar. Havaalanının içinde dolaşan iki adet insansız havaray ringi, terminaller, otopark ve araç kiralama durakları arasında dolaşıyor. İnsansız konusuna dikkat çekmek istiyorum. Amerika seyahetimiz boyunca, özellikle otomasyon, akıllı sistemler, robotlar gibi örneklerden çok bahsedeceğim. Kendi kendine giden tren gerçekten çok basit bir örnek ama 7/24 kendi kendine çalışan makinistsiz bir tren bence gayet şaşırtıcı idi.

Araç kiralama istasyonuna gittik. Çok farklı bir şey yok. Buradaki gibi. Abartmaya gerek yok. Sadece fiyatlar biraz daha ucuz. Biz biraz kalabalık olduğumuz ve eşyamız çok olduğu için büyük bir araç kiraladık. 7 koltuklu bu araç, tam bir canavar.

kiralik_araba

Hayatımda böylesine bir canavarı ilk defa kullandım. Bu arada anladığınız kadarıyla, Amerika’da araba kullanma deneyimini de elde etmiş oldum. En çok dikkatimi çeken, “Yola adımını at, araba durur” hehe şaka şaka. Asıl dikkatimi çeken, yerlerdeki “STOP” işaretleri. Amerika’da bir dört yol üzerinde iki araç aynı anda farklı yönlerden gelip kavşakta durdukları vakit, hangi araç önce full stop yapmış ise sonradan duran araç, önceden duran araca yol verir. İlk gelen ve ilk duran, her zaman ilk gider yoluna devam eder. Bu kuralın nasıl çalıştığını görseniz hayretler içinde seyredersiniz. Böyle söylüyoruz çünkü Türkiye’de sinyal sistemleri çalışıyorken dahi kavşakları kilitleyen usta şoförler var. Amerika’da en karmaşık çok şeritli kavşaklarda dahi sinyal sistemleri bozulacak olsa, bu basit kural sayesinde herkes birbirine düzenli olarak yol verdiğinden, bir saniye olsun trafiğin kilitlendiğine ve arabaların birbiri üstüne yığıldığına, şoförlerin araçlardan sarkıp birbirini yediğine şahit olamazsınız. (kaynak: http://www.dialognette.com/Icerik/7250/MERAKLISINA-GREEN-CARD-VE-OF-COURSE-ARDINDAN-AMERIKAN-VATANDASLIGI—5)

kliseler

Eğer bana biri STOP’un ne işe yaradığını söylememiş olsaydı, ciddi bir kazaya sebep olabilir, ceza yiyebilir hatta Allah korusun hapse girebilirdim. Abartmıyorum, çok ciddi önem verilen bir olay. İnsanların bu kadar kurallara riayet etmesinin de bir sebebi var. Yaptırımlar ve cezalar. Siz bu kurallara uymazsanız, cezanızı çekersiniz.

Arabayla yaptığımız kısa bir yolculuğun ardından otelimize ulaştık. Crowne Plaza Palo Alto adlı otelde kaldık. Otelimiz Silikon Vadisine ve Stanford Üniversitesine çok yakın olan bir oteldi. Konforlu, bakımlı ve tertemiz bir otel. Çok rahat ettiğimizi söyleyebilirim. Şirketime tekrar teşekkür ediyorum böylesine güzel bir otel ayarladığı için.

crowne-plaza-cabana-palo-alto

Jet Lag
Bir insan Jet Lag olmadan, Jet Lag’ın (JL) ne olduğunu anlaması mümkün değilmiş. Hep duyuyordum ve “yav he he” diyip geçiyordum. İlk gün yorgunluktan hiçbir şey anlamadım. Ama ikinci gün olduğunda gece yatağa kafamı koyduğumda, bu JL denilen şeyin ne menem şey olduğunu anlamış oldum.

Jet lag, jet sendromu, jet yorgunluğu veya eşzamanlama bozukluğu; kısa zamanda uzun mesafeler kateden insanlarda farklı zaman dilimlerine ulaşılmasına bağlı olarak biyolojik ritmin bozulması. İnsan vücudunun yaklaşık 24 saatlik biyolojik etkinlik çevriminin ani değişmeler nedeniyle uğradığı geçici değişiklik ve düzensizliklerdir. Genellikle uyku ve yeme düzeninin bozulması, baş ağrısı, zihinsel performans düşüklüğü ve yorgunluk hissi ile kendini gösterir. Bazı vakalarda depresyona da rastlanır.
Jet lag’in etkileri en çok doğuya doğru gerçekleşen yolculuklarda görülür. Bunun nedeni doğuya uçarken, zaman dilimlerinin artması nedeniyle, varış noktasında geçirilen ilk günün 24 saatten kısa olmasıdır. Biyolojik ritmi 24 saatin altına düşürmek çok güç olduğu için, vücut aradaki zaman farkını kapatmakta zorlanır. (Wikipedia)

Ben de tam tersi oldu. Dönüşte değil de gidişte daha hissedilebilir bir sendrom yaşadım. Buradan 10 saat üzerinde uçuş yapan kişilere en büyük tavsiyem, biyolojik saatinizi mümkünse bir gün önceden değilse uçakta ayarlamaları yönünde olacaktır.

Gez, Gör, Çalış
Amerika ziyaretimizin 4 amacı bulunmaktaydı.
1- CRM projelerimiz kapsamında anlaşma yapacağımız firma ile görüşmek
2- Order Management System (OMS) ve Omnichannel ile ilgili iki firma ile görüşmek
3- Silikon vadisindeki teknoloji firmalarını ziyaret edip onlarla istişare etmek
4- Gezmek 🙂
Açık konuşmak gerekirse çok fazla gezeriz, San Francisco’nun altını üstüne getiririz diye düşünüyordum. Fakat, verimlilik konusunda kariyer yapmış 1 CEO, 1 Genel Müdür ve 2 Direktör ile bu çok mümkün olmadı. Çok çalıştık. Hatta bir gün gece 23:00’dı ve biz hala toplantı yapıyorduk. (Tamam 2 gün full gezdik. Bunu mu duymak istiyorsunuz)

Gittiğimiz günün ertesi günü (Pazar), normal şartlar altında Groupon ile görüşmemiz bulunmaktaydı. Fakat bu programın hafta içine ertelenmesinden dolayı birden Pazar günü bize kaldı. Atladık ufak arabamıza, açtık Rafet El Roman’dan Macera Dolu Amerika şarkımızı koyulduk San Francisco merkeze. Bulunduğumuz yer ile SF arası yaklaşık 1 saat sürüyordu. İlk durağımız SF’nin en ünlü yeri olan Galden Gate Köprüsü idi. Amerika’ya gideceklere en önemli tavsiyelerimden bir tanesini daha veriyorum. Navigasyonsuz arabaya binmeyiniz. Eğer internetinize güveniyorsanız, Cep telefonu da iş görecektir. Fakat internet sıkıntı olacaksa, mutlaka araba kiralarken bir tane navigasyon cihazı da alın.

macera_dolu_amerika

Bu arada Amerika’da artık insanlar Waze adlı uygulamayı yoğun olarak kullanıyorlar. Türkiye’de henüz popüler olmasa da Amerika’da çok başarılı olduğunu kullanan kişilerden duydum.

Son bir tavsiye ile tavsiye sezonunu şimdilik kapatayım. Biz araç kiralarken bir tane de wifi hotspot kiraladık. Bu wifi hotspot aslında içine yazılım atılmış bir Samsung Note 2 telefon. İçindeki yazılım sayesinde 4 kişiye kadar sınırsız internet kullanabiliyorsunuz. Buna ek olarak günlük 60 dakikaya kadar uluslararası konuşabiliyorsunuz. Bizim hayatımız çok kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Nerede yemek yiyebiliriz, nereye gidebiliriz, buranın neresi iyidir gibi soruları cevapladık. Aynı zamanda sınırsız sosyal medya, whatsapp ve skype görüşmesi de yapabildik. Biraz tuzlu bir alet. Günlük 20 dolar. Eğer bizim gibi 4 kişiyseniz aslında mantıklı bir olay. Ama 1 kişi iseniz gidip AT&T’den kontörlü bir hat almanızı tavsiye ederim. (Öyle bir şey var mı bu arada, kontör mü kaldı ya :))

Altı üstü bir köprü? Kırmızı hem de.
Golden Gate Köprüsü Amerika’nın sembollerinden biri olarak görülmektedir. Özgürlük heykelinden sonra Golden Gate köprüsü en önemli yapıtlardan bir tanesidir. Açıkçası köprü hayranlığı olan bir insan olmadığım için bana sadece bir köprü olarak göründü. Sonra neden bu kadar önemli bir yapı olduğunu araştırayım dedim.

golden_gate

Öncelikle bu köprü kırmızı. Kırmızı köprü mü olur diye soracaksanız bana sormayın. Biliyorsunuz ki renk körü olduğum için, kırmızı olduğunu istanbul’a gelip bu yazıyı yazmaya başlayınca öğrendim. Hatta bunun hakkında bir kitap bile bulunuyor. This Bridge will not be Gray http://www.fastcodesign.com/3053575/why-the-golden-gate-bridge-is-orange
Adamların her yerinden özgünlük fışkırıyor. Hatta özgürlük fışkırıyor. Bence bu köprünün bu kadar öne çıkmasının üç nedeni var. Birincisi köprünün geçmişi yani yapımı ve kırdığı rekorlar. İkincisi köprünün yürüyüşe, bisiklet binmeye açık olması. Bu da aslında özgürlüğü simgeliyor. Sonuncusu, reklamının çok başarılı yapılması. Adamlar, Golden Gate köprüsünün girişinde bir dükkan açıp, sadece bu köprü ile ilgili malzemeler satıyorlar. Çatal bıçaktan tutun da kitaplara, Çıkartmalardan tutun da tabaklara, aklınıza gelebilecek bir çok hediyelik eşyayı bu köprüye uyarlamışlar. Ve kasada genelde sıra var 🙂 Fiyatlar da öyle ucuz değil.

golden_gate_1

Köprü hakkında da kısa bir bilgi geçelim. Köprü 1933-1937 yılları arasında yapılmış. Şimdi düşününce o zamanki teknoloji ile böylesine bir köprü yapılması da baya efsaneymiş gerçekten. 1964 yılına kadar dünyanın en uzun asma köprüsü ünvanını taşımış. Benim en çok dikkati çeken halatların kalınlığı idi. Tam 92cm çapında halat kullanmışlar. Hadi o halatı kullandın, nasıl çektin yukarı arkadaş. Fotoğraflarda da görebilirsiniz ne kadar deli halat kullandıklarını.

golden_gate_2

Hava soğuktu ve yağmurluydu. Golden Gate köprüsünün altında şiddetli akıntıları ile meşhurmuş. Ve buna ek olarak ciddi dalgalar oluşuyormuş. Vatandaş büyük dalga buldu mu affeder mi? Affetmez tabi. Adamlar havanın soğuğuna aldırmadan sörf yapıyorlardı. Hatta bir tanesi düştü kayalara yapışıp beyninin pekmezi akıyordu neredeyse. Arkadaşı geldi kurtardı.

Balıkçı dediğin Wharf der!
Golden Gate köprüsünden sonraki durağımız, Fisherman’s Wharf adı verilen mekandı. Arabada Wharf’ın nedemek olduğunu tartıştıktan sonra “Rıhtım”, “İskele” sonucuna ulaşıp rahatladık. Uçaktan indikten sonra gözümü kapatıp buraya getirselerdi ve burası SF deselerdi, “Bırakın dalga geçmeyi. SF diyorsun ama burası bildiğin Tayland sahil kasabası” derdim. Bilimum deniz canlılarını – özellikle yengeç – yiyebileceğiniz, geliri orta altı insanların takıldığı bir yer. Hem satıcıların hem de ziyaretçilerin uzakdoğulu olduğu göze çarpıyordu. Havanın da kapalı olması sebebiyle çok sarmadığını söyleyebilirim. Gerçi bir iki karides götürseydik hiç fena olmazdı.

wharf_2

Oyuncak değil Atari Müzesi
Tam buradan ayrılıyorduk ki, Tripadvisor’ın bir tavsiyesi gözüme çarptı. Mekanik Müzesi. Mekanik müzesi ücretsiz bir müze. Aslında dünden bugüne atari salonun tarihçesi diyebiliriz. Tam ismi “Musee Mecanique” Burada en çok dikkatimi çeken, insanların geninde oyun oynamak, eğlenmek ve yarışmak var. Bu böyle gelmiş böyle gider. Bugün milyon dolarlık oyunlar yapılmasının ve bu oyunun ciddi bir pazara sahip olmasının nedeni de bu. Diğer dikkatimi çeken konu da, Amerika’nın bu noktaya gelmek için, ciddi yol kat etmiş olduğu. Bugün düşünüyorum da, biz bir oyun yapmak için bu yoldan geçmeden nasıl başarılı olabiliriz? Amerika’yı tekrardan keşfetmek gerekmez mi?

musee

DownTown Abi (Abbey)
Buradan çıktıktan sonra SanfRancisco merkeze yani namı diğer DownTown’a gittik. DownTown nedemek diye baktığımda, kafanızı kaldırdığınızda gökyüzünü görmek için uğraştığınız yer diye yazıyordu. Şehir merkezinde en çok dikkatimi çeken, çok aşırı modern olmamasıydı. Cable Car dedikleri, otobüs ve treleybüs karşımı bir araç ile insanlar yolculuk ediyordu. Fakat asıl dikkatimi çeken şey ise, Midtown Madness günlerinden kalma yolların gerçek hallerini görmem. Harika yokuşlardan uçarak geçmek ne kadar da eğlenceli olurdu kim bilir. Kim bilir, bizim bilmeyeceğimiz kesin. SF merkezde ne yaptık. Karnımız çok açtı. Yemek yedik. Bu ziyaretimizdeki bence en iyi yemeklerden birini yedik. Amerika’yı ziyaret edecek kişilere tavsiyelere devam ediyoruz. Öncelikle bizim gibi, Helal yiyecek konusuna dikkat ediyorsanız, yemek seçenekleriniz otomatik olarak 100’den 10’a düşüyor. Hatta 5’e falan düşüyor olabilir. Zomato, Foursquare ve özellikle Zabihah adlı uygulamayı indirmenizi tavsiye ederim. Bulunduğunuz yere yakın helal restorantları buralardan görebilirsiniz. SF merkezde biz ne yedik. Ziggy’s Burger adlı mekanda, Burger menü yedik. “South of the Border Burger” adlı burgerin yanında Curly Fries ve sınırsız kola ile bir güzel mideye indirdim. Fotoda görebildiğiniz üzere, belli ürünlerin dışında kalan tüm yemekler helal. Lezzetini soranlar için şunu söyleyebilirim ki, Türkiye’de herşeyin en güzelini bulabilirsiniz. Amerika’da şunu yedim ki Türkiye’de yok diyebileceğim bir şeye rastlamadım. Canım ülkemde eğer doğru yerlere giderseniz en güzel yemekleri yiyebilirsiniz. Ama Ziggy’s ortalamanın gayet üstündeydi. Bir Virginia Angus değildi tabiki ya da bir mano?

ziggy_1 ziggy_2

Buradan çıktıktan sonra şehir merkezinde biraz dolaştık. Otoparkçı abinin Türk çıkıp bizden para almamasını saymazsak ilginç bir şeye rastlamadım. Son durağımız, Lombard Street ve Ghirardelli Square (Çikolata Fabrikası) idi. Lombard Street’e gece gittiğimiz için çok bişey anlamadık. Aslında bu dik sokaklardan bir tanesini zig zag şeklinde indirelim de insanlar burayı ünlü saysınlar demişler. Biraz yeşillik eklemişler, bakın burada yalnız duran birkaç çiçek var demişler, ahanda size olmuş lombard street.

lombard

Son olarak Çikolata fabrikamızı – Ghirardelli Chocolate – da anlatayım ve bu yazıya bir son vereyim artık. Ekşi Sözlük’de güzel bir benzetme var. “istiklal’deki j’adore’un koskocaman bir alana taşındığını düşünün!” aynen öyle. Tatlıların isimleri SanFrancisco’daki şehre özgü olan şeyler yapılmış. Cable Car, Golden Gate, vs. Oh la la beatrice’nin kralını burada yiyebilirsiniz. Yedim de. Ama diyorum ya, bizim damak zevkimiz gerçekten çok gelişmiş. Biz yemek kültürü olarak çok ciddi bir konumda bulunuyoruz. Eti pişirmeyi bilmiyorduk, onu da tam olarak öğrendik, bence çok da güzel oldu.

Ghirardelli

Ve bu uzun günün ardından otelimize dönüş yaptık. Peki nereleri gezmedik ya da gezseydik güzel olurdu.
İlk olarak Alcatraz’a gitmeyi isterdim. Golden Gate Milli Rekreasyon Alanı’na gidebilirdik hava güzel olsaydı. Palace of Fine Arts önünden geçtik, aklımda kalmadı değil. Segway turları adı verilen ve bu iki tekerlekli zamazingolarla yapılan şehir turu harika olurdu. Ama şimdi baktım da baya gezmişiz. Hakkını yemeyelim.

Evet ilk yazımızın sonuna gelmiş bulunmaktayız. Gördüğünüz gibi ilk yazı, gezme, görme ve yeme üzerineydi. İkinci yazımızda, ilk durağımız olan IBM, sonrasında şirketimizin silicon vadisindeki ofisi ve son olarak Amazon.com yöneticilerinden biri ile yaptığımız söyleşinin başlıklarına yer vereceğim.

İkinci yazı da görüşmek üzere.

Edelkrone – Başka Bir Şey – Editör Başvurusu

Merhaba Herkese,

Aşağıda ilginç bir blog yazısı okuyacaksınız. İlginç çünkü, bu yazı bir iş başvurusudur. Geçtiğimiz günlerde Edelkrone firması tarafından açıklanan “blog editörlüğü” ilanına başvurmak için aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Peki ne oldu? Başvurumun incelenip incelenmediğini bilmiyorum. Hem siteleri üzerinden, Hem de Kadir Köymen Bey’e Linkedin üzerinden bu yazıyı yolladım. Fakat cevap alamadım. Şimdi düşünüyorum. Cevap vermemekte haklılar.

Risk almak, bu işi yapmak ve yeni şeyler denemek istiyorum. Fakat üstümdeki sorumluluk, mahalle baskısı, ailemin mutluluğundan dolayı bu ilana başvuramayacağım.

diyen bir insanın, başvurusunu neden değerlendirsinler ki? Edelkrone hayranlık uyandıran bir firma. Orada çalışamayacağımı biliyorum. Amacım, Kadir Bey ile tanışmak için bir fırsat kollamaktı.

Başka Bir Şey adlı video serisi beni çok etkiledi. Bu video serileri sayesinde, uzun süredir düşündüğüm fikirler konusunda aksiyonlar almayı başardım. Harekete geçtim. Bence Kadir Bey’in yapmak istediği de buydu. Birilerini harekete geçirmek. Hareketim başarıya ulaştığında zaten kendisi ile görüşmek daha kolay olacak. Hareketim başarıya geçinceye dek, “All Hail Edelkrone

Bu yazı 1 Haziran 2016 tarihinde Edelkrone adlı firmaya iş başvurusu için yazılmıştır. Okumanız dileğiyle

Challenge Accepted
Önce her şey için çok geç olduğunu düşündüm. Ardından dilime bir şarkı sözü dadandı ve mırıldandım.

Tomorrow never comes until it’s too late!
Belki hala geç kalmamışımdır. Şansımı denemeliydim. Sonra “neden” diye soramamak için bir kere olsun kendim için bunu yapmalıydım. Ve denemeye başladım.

Kimim Ben?
Ben Sabri Suyunu. Aydınlı Perakende Grubu’nda, Türkiye’de az bilinen bir alan olan Analitik üzerine çalışmaktayım. Analitik, verinin içindeki anlamlı deseni çıkarmak demektir. Bugünlerde “analitik” yerine “veri bilimi” kullanılmaya başlansa da ben henüz o mertebeye ulaşamadığım için hala analitikçiyim diyorum.

Sabri Suyunu

Yaptığım işi kısaca anlatmak gerekirse, Satış Tahmininden, hangi ürünün hangi mağazaya kaç adet yollanmasına; Hangi ürüne ne kadar indirim yaparsam ne kadar satardan, hangi müşteri ne zaman hangi mağazaya gelir sorusunun cevabına, Depoda ürünü nereye koymalıyım ki toplanması en hızlı olsundan, mağaza kaç personel çalıştırayım ve hangi personel ne zaman işe gelsin ve ne kadar çalışsına kadar bir çok soruya, veri, analiz, veri madenciliği, optimizasyon, simülasyon gibi teknikler kullanarak çözmeye çalışıyoruz.

Retail Analytics

Dream On!
Aslında her şey bundan 6 ay önce başladı. Aralık ayının ilk haftası, yurtdışında gördüğü ülkeler 1 elin parmağını geçmeyen Sabri adlı kişi, SanFrancisco’da Silikon Vadisini ziyaret etmeye gitti. Gitmekle de kalmadı, IBM, Amazon, Walmart Labs, Groupon, Order Dynamics, Agilone, Mobile Action firmaları ile de görüştü. Santa Clara ve Stanford Üniversitelerinden hocalarla da görüştü. Görüştü görüşmesine de artık Sabri eski Sabri değildi. Aslında Metin Şentürk benim duygularıma ciddi tercüman oluyor bu aşamada:

umudum dağların ardına kaçtı
seni sevdim feleğim şaştı
bu son damla bardağı taştı
maymun gözünü açtı

Türkiye’de doğmuş, Türkiye’de okumuş, Türkiye’de çalışmış bir insanı Amerika’ya, hele hele Silikon Vadisi’ne yollarsanız ne olur sorusunun cevabıydım? Bu bir kültür şokundan öteydi. Hissettiklerim sevinç değildi, umut değildi. Hüzün, umutsuzluk ve çaresizlikti. Her gittiğim firmadan, her konuştuğum insandan bir yumruk yedim. Neden diye soruyordum kendime. Neden biz bunları yapmadık bugüne kadar ve neden bunları yapmıyoruz?

Silikon Vadisi

9 günlük seyahatimiz bitti ve biz İstanbul’a döndük. 1 ay sonra, tekrar Amerika’ya bu sefer NewYork’a gittim. Dünyanın en büyük perakende organizasyonlarından NRF’i izlemeye gittim. 1. günün sonunda yanımdaki arkadaşa şu soruyu sordum. “Türkiye’den insanlar bu fuara 6-7 senedir gelmekle övünüyorlar. Neden hiçbir Türk bu fuarda konuşmacı olarak sahneye çıkmıyor?” Bu sefer hüzün değil kendime olan kızgınlığım ön plana çıkıyordu.

Sabah 8 Akşam 6
Bugüne kadar hep kurumsal firmalarda çalışmıştım. Sabah 8 akşam 6 çalışan biriydim. 2007 yılında Fatih Üniversitesi, Endüstri Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra LC Waikiki’de Sistem Analisti olarak işe başlamıştım. 2012 yılında İş Analitiği Departmanının Müdürü olmuştum. LC Waikiki’den ayrılırken 9 kişilik bir ekibi yönetiyordum. Kurumsal ve kuralları olan bir firmada mümkün olduğunca kendi prensiplerimi oluşturmaya çalışıyordum.

Plaza

Örneğin, izin almak yerine haber verilmesini istiyordum. Bir kişiyi işe alacağım zaman ekipteki kişilerle görüştürüyordum. Ekipteki kişileri, sadece teknik yetkinliklerine göre değil, Haftasonu ya da akşamları takılıp muhabbet edebileceğimiz kişilerden seçiyordum. Şirketin izin verdiği ölçüde, ofis dışında da çalışmaya (starbucks, vs.) teşvik ediyordum. Öğlenleri Counter Strike oynayarak vakit geçiriyorduk. Yemekleri beraber yiyor ve yemekte iş konuşmuyorduk. Birbirimizi tanıyor, tanıdıkça birbirimize daha çok bağlanıyorduk. Bunların hepsi 2012-2015 yılları arasında olmuştu. Ve Ben Amerika’ya gittiğimde, bunları yapmak için sisteme baş kaldırmama gerek olmadığını, şirketlerin bu kolaylıkları sağlayabildiklerini gördüm. Hepsinden öte bunun bir kültür olduğunu gördüm. Delivering Happiness adlı kitapta Tony Hsieh şirket kültürünün çok önemli olduğuna çok fazla vurgu yapıyor. İnsanların sevdikleri işi yapmasının, sevdikleri işi eğlenceli hale getirmenin ne kadar önemli olduğundan bahsediyor. Hepsinin dışında kitapta şu cümleleri okuyunca yanlış yapmadığımı görerek mutlu oldum: “To keep our culture strong, we wanted to make sure that we only hired people who we would also enjoy hanging out with outside the office.

Delivering Happiness

Amerika yolculuğu sırasında uçakta izleyemediğim bir çok filmi izleme şansı buldum. Terminatör serisini bile baştan sona izledim. Uçakta bulunan Genel Müdürümün tavsiyesine uyarak “The Intern (Stajyer)” (Anne Hathaway ve Robert De Niro) adlı filmi de izledim. Hem çalışma ortamı, hem çalışma kültürü hem de jenerasyonları anlatan bu filmi çok beğenmiştim. Bu filmi İstanbul’a gelince ailem ve ekibimle de paylaştım. (Sevdiği şeyleri tavsiye eden bir yapım var)

The Intern

Ardından olaylar hızla gelişmeye başladı. Ekibimden bir kişi bana Barış Özcan‘ın “Pijamayla Çalışmak” adlı videosunu yolladı. Bu videoyu izleyince de Edelkrone ve Başka Bir Şey ile tanışmış oldum. Başka Bir Şey 6. videosunu yayınlamıştı ve ben o günlerde Youtube’u sadece müzik dinlemek ve Analitik programların nasıl kullanıldığını öğrenmek için kullanıyordum.

Barış Özcan

Bu gerçekten Başka Bir Şey
Edelkrone ile tanıştıktan sonra, bütün taşlar yerine oturdu. Ekip yönetiminden, işe alımına, şirket kültüründen, çalışma şekline, yeni bir şeyler üretmekten, yurtdışındaki başarılara kadar her şey harikaydı. Bununla da kalmamıştı, Mükemmel videolarla bunları cümle aleme anlatıyorlardı.

Edelkrone geliştirdiği yeni ürünler ile zaten dünya piyasasında çok daha fazla ses getirecektir. Benim açımdan bundan daha önemli olan bir şey var. Yönetici olduğum 4 senedir kurumsal firmalarda oluşturmaya çalıştırdığım kültürün çok daha fazlasını, Amerika’daki startup kültürünü ve yeni neslin arayıp da bulamadığı ofis ve çalışma rahatlığıyla birleştiren bir firma Edelkrone. Firmanın çalışanlardan oluştuğunu bilen ve çalışanların mutlu olduğu bir firmanın her zaman başarılı olabileceğine inanan bir firma.

Başka Bir Şey

Başka Bir Şey videoları çıktıkça izliyor ve izletiyordum. Bir gün “Başka Bir Şey 6. Bölüm” ü bir toplantıda izletmeye karar verdim perdeye yansıtarak. Orada şu cümle geçiyordu: “Belki birkaç tane patron izliyordur orada bizi” Evet ben Patron değildim ama Türkiye’de önemli bir firmanın üst yönetimine bu videoyu izlettim. Bu fikirlerin sadece Amerika’da değil, Türkiye’de de uygulanabileceğini göstermek için.

Bunları neden anlattım?
Tanışmak çift taraflı yapılan bir eylemdir. İşteş fiil yani bir işin birden çok özne tarafından karşılıklı, ortaklaşa yapıldığını belirten fiildir. Halbuki ben sizi tanıyor, siz beni tanımıyordunuz. Şu ana kadar kısaca ben size kendimi ve sizinle tanışma hikayemi anlattım. Bunu neden mi yaptım? Çünkü ekibinizin bir parçası olmayı istiyordum.

Amerika’da öğrendiğim en önemli şeylerden bir tanesi şu oldu. “Idea is nothing, Execuiton is everything” Sizin ekipte olmak isteyen yüzlerce insan var. Geçtiğimiz günlerde üniversite öğrencilerinden bir tanesi bana hocalarının, Girişimcilik dersinde sizin videolarınızı izlemeyi ödev olarak verdiklerini söyledi. Gençler sizin ekipte olmak istiyor. Fakat benzer bir durumda hadi aksiyona geç dendiğinde, sonra başvururum, ne yapacağım ben şimdi orada, beni almazlar ki gibi cümlelerle karşınıza çıkabiliyorlar. Ben de ilanı ilk gördüğümde, beni almazlar ki dedim ve açıkçası başvurmaya üşendim. Başvurmak için fikrim vardı ama aksiyona geçemiyordum. Sonra aklıma diğer bir ünlü Amerikan sözü geldi.

Başka Bir Şey Blogger

Fake it till you make it” Bu sözü belki yanlış anlamışımdır ama 2 hafta boyunca yatarken aklıma geldikçe Edelkrone’nun bu ilanına başvurduğumu düşündüm. Başvurumu nasıl yaptığımı ve neleri anlatacağımı hayal ettim. Ama sadece başvuru kısmını hayal ettim ve bunu yaşadım. Taki bu yazıyı yazana kadar.

Take Risks, Try Things?
Şu anda İstanbul’da yaşıyorum ve sevdiğim bir işi yapıyorum. Ailem burada. Beni buraya bağlayan bir çok şey var. İyi de para kazanıyorum. Haftada bir gün arkadaşlarımla görüşüyorum. Güzel ve nitelikle bir ekip yönetiyorum. Başarılı projelere imza atıyorum. E o zaman neden başvuruyorsun bu ilana?

İki nedeni var. Birincisi Edelkrone, ikincisi blog yazmak. Edelkrone hayatıma 5 ay önce girdi ama 2007’den beri blog yazıyorum. Blog yazmanın da ötesinde, yazmayı seviyorum. İkisi birleşince başvurmamak için tutmadım kendimi. Sonuçta, Doğru olanı yapmak, hiç yanlış olmamıştır. (Intern)

Take Risk

Risk almak, bu işi yapmak ve yeni şeyler denemek istiyorum. Fakat üstümdeki sorumluluk, mahalle baskısı, ailemin mutluluğundan dolayı bu ilana başvuramayacağım. (Sanki başvurdum ve beni iş alacaklar gibi yazıyorum ama Fake it till you make it etkisindeyim mazur görün) Başvurmasam da başvurmayı denemem gerekiyordu. Bu başvuru için de bir CV yollamak yerine bir blog yazısı tercih ettim. Bu blog yazısının içinde kendimden, yaptığım işlerden, iş hayatına bakış açımdan, Edelkrone ile tanışma hikayemden bahsettim. Daha anlatacak çok şey vardı ama burada yazıma son vermek istiyorum.

I think tomorrow’s come, I think it’s too late.
21 Mayıs 2016 günü bir rüya gördüm. Otel gibi bir yerde bir organizasyon için insanlar toplanmıştı. Ben de oradaydım. Kadir Köymen ile karşılaşıyordum. Biraz muhabbet ettikten sonra ufak bir oyun oynuyoruz kendisiyle ve yenişemiyoruz. Akşam saat 7’de buluşup bir oyun daha oynamaya karar veriyoruz. Ben odadan çıkamıyorum ve geç kalacağımı da haber veremiyorum. Saat 7 buçukta oraya gittiğimde, Kadir Köymen bana üzülen gözlerle bakarak, başka bir programının olduğunu söyleyerek gidiyor ve rüya bitiyor.
Bu rüyayı gördükten sonra başvurmaktan vazgeçmiştim. Ben başvuruna kadar sürenin dolacağına ve zaten birini alacaklarını düşünüyordum. Fakat yine de başvuruyorum. Geç de olsa, başvurumu yapıyorum.

Too Late

Not: Yalandan rüya gördüğünü söyleyen kimse, kıyamet günü iki arpa tanesini birbirine bağlamakla mükellef olacak, fakat asla onları birbirine bağlayamayacaktır. Hadis-i Şerif

Ben Sabri Suyunu, Eğer hala geç kalmadıysam, başvurum bu blog yazısıdır. İncelenmesini talep ederim.

Yazar: Sabri Suyunu
Web Sitesi: sabri.suyunu.com , sabri.kim
E-Mail: sabrisuyunu@gmail.com , sabri@suyunu.com
Cep Tel: +90 539 870 44 42

Sabri Suyunu Google

Silikon Vadisi, Teknoloji Siteleri ve Kobe Hakkında

Evet,
Kobe’de mükemmel bir final ile formasını çıkarıp, dolabına asti. Düşünsene, hayatının son maçını yapıyorsun. Son maçında, 10 sayı geriye düşmüş takımını sırtlayıp, kazandırıyorsun ve tam 60 sayı atıyorsun. Bu maç unutulmaz. (Gerçi 3 lük de 6/21 yapmış. Adamlar Kobe’ye çalışmış ama adam 60 sayı atmış lan. 101 sayının 60’ı :))
https://www.youtube.com/watch?v=BdGeXcJ-hfo

Şimdi ise bilmen gereken ve takip etmen gereken, silikon vadisinden sıcak sıcak gelmiş sitelere bakalım.

Kickstarter
https://www.kickstarter.com/
Öncelikle kısa bir giriş yapalım. Kickstarter’ı zaten biliyorsun ama yine de benim en çok sevdiğim sitelerden bir tanesi olduğu için burada olsun istedim. İnsanların fikirlerini hayata geçirmek için, tanıttıkları ve yatırım aldıkları harika bir platform. Sadece bir arkadaşa bakıp çıkıcam deyip, kendini en çok yatırım alan tasarımdan tut da, en tuhaf gadgetlera bakıp saatler geçirebileceğin bir site.
Bu da bonus olsun: https://www.kickstarter.com/projects/63006320/dualo-the-new-musical-instrument-for-all?ref=category_recommended

ProductHunt
https://www.producthunt.com/
Açıkçası bu siteyi geçen hafta öğrendim. İlk defa görüyorum. Ne olduğunu da tam çözemedim 🙂 Bildiğim bir şey varsa o da kickstarter gibi, insanların ürünlerini, botlarını, API’larını, vs. tanıttıkları basit bir site. Upvote yapıyorsun. Kickstarterdan farklı olarak sanırım, yatırım alma durumu yok. Gelecekte daha da şekillenir. Neden beğendim? Çok basit bir tasarımı var. Ben ilk bakıştan Bir çok yeni ürün keşfettim. Bir de slack botları ve özellikleri çok hoşuam gitti 🙂 (Poker botunu buradan aldım:))

TechCrunch
http://techcrunch.com/
Evet Takip edilesi sitelerin başında bu site olabilir. Zaten bir sonraki önereceğim site de bu sitenin altında bulunuyor. Silikon vadisinin membaası diyebiliriz. Tüm yeni haberleri, dünyaya ilk veren sitedir. Türkiye’deki çoğu teknoloji blogları haberleri buradan alırlar. Takip ediniz, bilgileniniz.

CrunchBase
https://www.crunchbase.com/
Evet işte, her zaman sorulan soruların cevabı bu sitede.
Amerikalılar neden ileri?” ya da “Bizim Türk girişimciler neden Amerikaya gidiyor?” ya da “Neden orada şirket kuruyorlar?
Bu site, Hangi yatırımcının hangi şirkete hangi aşamada ne kadar yatırım yaptığını gösteren muazzam bir databaseden oluşuyor. Efsane bir site. Ne diyim. Gir içinde kaybol. Ben en son Elon Musk’a hayranlıkla bakarken buldum kendimi 🙂
Kitap önerisi: http://www.idefix.com/kitap/elon-musk-tesla-spacex-ve-muhtesem-gelecegin-pesinde-ashlee-vance/tanim.asp?sid=EA61GE8FVM7TCERYHV3W

Webrazzi
http://webrazzi.com/
Ya şimdi nereden çıktı bu kadar yabancı sitenin arasında bir Türk sitesi? Açıkçası, uzun zamandır takip ettiğim ve en başarılı teknoloji blogudur. Bunun en büyük nedeni, hem globali hem de Türkiye’ye çok güzel harmanlamış olmasıdır. Bir de yazarların Türkçe’yi çok başarılı kullanması da üzerine tuz biber olmuştur. Her sene düzenlenen summitlerle de bir çok girişimciyi ve başarılı firmaları bir araya getirmektedir. Takip etmek gerekir. Alkışlamak gerekir.

Medium
https://medium.com/
Şimdi Medium’u bilmiyorum desem sanırım beni burada döverler. O yüzden biliyormuş numarası yapacağım. Medium Türkçe yazıların (ve yazarların) da bulunduğu, dünya çapında bloggerların yazılarının bulunduğu bir mecra. (Mecra kelimesi çok yerinde oldu). Twitter’ın kurucuları tarafından 2012 yılında kurulmuş. Wikipedia tanımı ise şu şekilde:

Medium, Twitter kurucuları Evan Williams ve Biz Stone tarafından, 140 karakterle yetinemeyen kullanıcıları için Ağustos 2012’de oluşturulmuş mikro blog platformu.
140 karakterden fazla yazmak isteyen ve aynı zamanda görsel içeriklerin ön plana çıktığı bir platform arayan kullanıcılar için geliştirilen serviste, kullanıcılar beğendikleri içerikleri “Love It” butonuyla oylayabiliyor. Paylaşmak istedikleri içerikleri tek butonla kendi profillerinde yayınlayabiliyor.

En güzeli de yazıların kategorize edilmesi ve aradığın içeriğe ulaşmanın kolay olması. Zamanında blogranci.net adresi üzerinden yapmak istediğimi adamlar dünya çağında 4 sene önce yapmışlar. Ne üzücü di mi?

Quora
https://www.quora.com/
Formspring’i bilirsiniz ya da bilirdiniz. Sorular soruyorsun sonra insanlar altına cevaplar yazıyor. Ask.fm gibi.
Quora’nın da konsepti aynı fakat en büyük farkı soruların kategorize ediliyor olması. Yani, bilgisayardan tutun da hukuğa, tıptan tutun da iş girişimlerine kadar soruların kategorilere ayrıldığı bir soru cevap sitesi. Açıkçası, medium ve quora’nın en büyük özelliği sanırım, doğru içeriği gösterme başarısı olabilir. Bilgi ve veri o kadar çok ki, insan bazen bu bilginin içinde aradığını bulamıyor. İşte adamlar bunu başarmışlar. Tabi içeriğin de çok çok iyi olduğunu söylemek gerekiyor.
Siteye ilk giriş yaptığınızda ilgi alanlarınızı istiyor ve size özel bir feed hazırlıyor.
Buna ek olarak, çok değişik sorulara çok süper cevaplar bulunuyor. Soru sormasanız da, okuyarak çok fazla bilgi öğrenebileceğiniz muazzam bir site.

Mashable
http://mashable.com/
Mashable’nin çocukluğunu bilirim. Bir blogdu eskiden. Ardından doğru yerdeki haberleri derleyince, dünya çapında bir networke dönüştü. Bu önerilen bir sitede olsa, bence sıralamda biraz altta kalabilir.

Listede olan ve Yer imlerine kaydedilmesi gereken diğer sitelere de bakalım:
TechGlamour: http://techglamour.com/
Business Insider: http://www.businessinsider.com/
Fast Company: http://www.fastcompany.com/
The Next Web: http://thenextweb.com/
Wired: http://www.wired.com/
MindCron: http://www.mindcron.com/
The Verge: http://www.theverge.com/

Aydınlık Günlere Merhaba – Aydınlı Grup

Bildiğiniz üzere 30 Haziran 2015 tarihinde LC Waikiki firmasından ayrıldım. O gün benim için unutulmayacak bir gün olarak tarihe geçti. Hem 8 senelik bir serüvenin son bulması hem de sevdiğim insanlardan ayrılmam hem de hiç beklemediğim bir veda töreni ile uğurlanmam. Veda törenini şimdi bile düşününce gözlerim yaşarıyor. Veda töreni ile ilgili belgeler elime ulaşınca ayrı bir yazı yazacağım.

LC Waikiki’den ayrıldıktan sonra profesyonel hayata 1 ay süre ile ara verdim. Eşim Zehra ve oğlum Ahmet Kerem ile daha fazla vakit geçirme şansı buldum. Okumak istediğim kitapları okumaya çalıştım Ahmet Kerem izin verdiği kadarıyla 🙂 Gezmeye çalıştık Ahmet Kerem izin verdiği kadarıyla 🙂 vesaire vesaire. Varsın izin vermesin. Eşim ve oğlum sağlıklı olsun da ben daha az okuyayım daha az gezeyim.

1 aylık aradan sonra tekrar profesyonel çalışma hayatına geri döndüm. 27 Temmuz 2015 tarihinde Aydınlı Grup bünyesinde Perakende Analitiği Müdürü olarak göreve başladım. Aşağıda Cemil Bey tarafından kaleme alınan departmanımı ve beni tanıtan şirket içi duyuruyu bulabilirsiniz.

Merhaba Arkadaşlar,

Hızlı olduğu kadar, hızla değişen sektörümüz bizi de bu değişikliklere hızlı bir şekilde adapte olmayı zorunlu kılmakta. Daha dün çok kanallı yapılara geçmişken bugün omnichannel den bahsediyoruz. Henüz bankamız tarafından ilk doğum günümüzü kutlayan mesajı unutmamış iken bugün posta kutumuza düşen e-maillerin içeriğinin bize özel olmasını ister olduk. Delikli kartuşlarla program yapanlar henüz emekli olmamış iken, cep telefonlarına uygulama geliştiriyor olduk ve bunu müthiş bir ekosistem içerisinde dünyanın neresinde olursak olalım rahatlıkla paylaşabilir olduk. İnternetten alışveriş yapmayı çok çabuk öğrendik, artık mobilden, internetten yapacağımız alışverişte yaşadığımız deneyim bize özel değil ise burun kıvırmaya başladık. Alışveriş yaptığımız sitenin bize önerdiği ürünlerin tamda aradığımız, ihtiyacımız olan ürünler olmasını bekler olduk. Daha veri nedir, analiz nedir yeni yeni çözmeye başlamış iken, öte yandan “geçen bu ürünü satın almıştım, neden şimdi bu ürünle ilgili reklam gösteriyor bana” tarzından eleştiriler yapar olduk. Dünyanın öbür ucundan bir ürünü bir tıkla alır olduk ve bu ürünün iki gün geç gelmesini “falan site üç saat sonra teslimat yapıyor” cümlesi ile eleştirir olduk. Bu faslı uzatmayıp burada virgül koysam eminim ki sizler bir bu kadar daha ilave ederek bu hızlı değişimi gözler önüne sermeye devam edebilirsiniz.

Baş döndüren bu değişikliğe ayak uydurabilmek adına yaptığımız istişareler neticesinde şirketimizde Perakende Analitiği Departmanı kurulmasına karar verilmiştir. Perakende Analitiği Departmanımız sistematik ve bilimsel bir yaklaşımla verinin bilgiye dönüşme sürecinde rol alacaktır.

Veri derken;

  • Ürünlerimizin, tasarım aşamasından satış ve sonrasına kadar tüm aşamalarda bıraktığı her iz,
  • Müşterilerimizin mağazalarda, e-ticaret sitelerimizde, sosyal medyada bizimle yaşadığı her deneyim,
  • Hava sıcaklığı, trafik durumu, özel zamanlar… vb. dışsal, anlam ifade edebilecek her olay

Bilgi derken;

  • Müşterilerimizin her gün yaşadığı binlerce deneyim arasında anlamamızı beklediği her sır,
  • Süreçlerimiz ile ilgili Neden ve Nasıl sorularının, veri yığınları içerisinde saklı her cevabı,
  • Operasyonlarımızı yürütürken günün yoğunluk ve telaşı içerisinde kaybettiğimiz her verim,
  • Doğru ürünü, doğru zamanda, doğru yerde, doğru miktarda bulunduramadığımızda kaybettiğimiz her fırsat

Yeni departmanımız, Merchandise Planlama, Ürün Yönetimi, Lojistik, CRM, E-Ticaret, Mağaza Operasyon, Sistem Geliştirme ve IT ekiplerimiz ile koordineli bir şekilde çalışarak bilimsel metotlar ışığında verinin bilgiye dönüşümünü gerçekleştiriyor olacak. Bunu yaparken bazen belki bir dashboard üretiyor olacaklar, bazen kimselerin görmediği fakat bir dizi sistemde kullanılan bazı metrikleri hesap edip saklıyor olacaklar, bazen bir problemin optimizasyon modelini kurguluyor olacaklar. Bazen tonlarca veri içerisinden anlamlı paternleri bulmak için istatistiki metotlar içerisinde kayboluyor olacaklar. Bazen kullandığımız bir ekranın akıllandırılması için arka tarafta bir algoritma geliştiriyor olacaklar.

Yeni departmanımızın sorumluluğunu paylaşmak üzere sektörümüzün Perakende Analitiği alanında tanınan isimlerinden Sabri SUYUNU Bey Perakende Analitiği Müdürü unvanı ile aramıza katılmıştır. Fatih Üniversitesi Endüstri Mühendisliğinden mezun olan Sabri Bey, yaklaşık 5 yıllık İş Analitiği Uzmanlığı ve 3 yıllık İş Analitiği Müdürü deneyimi ile sektörümüze geliştirdiği algoritmalar, metotlar, optimizasyon yaklaşımları ile değer katmakta ve katmaya devam etmektedir.

Sabri Bey’e aramıza hoş geldiniz derken, yeni yapılanmanın hem şirketimiz hem Sabri Bey için hayırlı olmasını temenni ederim.

Cemil Yıldız
Merkezi Planlama Direktörü

Aydınlı Grup’u bir kelime ile anlatacak olsam “Aile” derdim. Üç kelime ile anlatacak olsam “Huzurlu bir Aile” Ben Aydınlı’da henüz bir hafta geçirdim. Bu bir haftada çalışanların yüzüne yansıyan mutluluk ve huzur duygusu beni çok etkiledi. Daha önce de söylediğim gibi. Eğer huzurlu bir çalışma ortamınız varsa mutlu olursunuz, mutlu olursanız daha verimli olursunuz, daha verimli olunca otomatik olarak daha fazla para kazanmaya başlarsınız. Ben şu anda Huzurluyum ve Mutluyum. Allah bozmasın inşallah.

Aydınlı’da çalışmanın diğer bir güzel yanı ise, seneler sonra Cemil Bey ve Osman Bey ile tekrar çalışma fırsatını yakalamak oldu. Cemil Bey ve Osman Bey kim mi? İşe Nasıl Girdim? LC Waikiki Maceram benim ilk işe alımımda masada bulunan 3 kişiden İkisi 🙂

Bundan sonra Aydınlı Grup’un başarısı için elimden geleni yapacağım. İnşallah muvaffak oluruz ve hem Türkiye’de hem Dünya’da ilk defa yapılan ve başarıyla söz edilen projelere imza atarız.

LC Waikiki’ye Veda Ederken

Merhaba;

İçinizdeki ışığın evreni aydınlatmasının, varlığınızla gurur duyulup yokluğunuzun aranmasının ve baki kalan şu kubbede hoş bir seda bırakmanın tek bir şartı var:

“İnsan sevdiği işi yapmalı her ne olursa olsun.”

Veda etmeden önce, beni tanımayanlar için kendimi tanıtmak isterim. Daha tanışmadan vedalaştı demeyin arkamdan.

Google arama motoruna Sabri yazdığınızda aşağıdaki sonuçlar çıkar. İnternet üzerinde Sabri isminin verdiği zorluğa rağmen, ismimi her zaman çok sevmişimdir.

Sabri Kimdir

Ben Sabri Suyunu. 1984 yılında İstanbul’da doğdum. 2007 Yılı Kasım ayından beri LC Waikiki’de çalışıyorum. Sabah 06:30’da evden çıktığım ve 19:30’da eve gittiğim düşünüldüğünde, 24 saatimin 13 saatini bu ailede geçiriyorum. Yani %54. Ailemden, dostlarımdan, arkadaşlarımdan daha çok vakit ayırıyorum bu müesseseye. Yani hem ailem, hem dostum hem de en iyi arkadaşım oluyor LC Waikiki.

Ben LC Waikiki’de doğdum. Üniversiteden mezun olur olmaz LC Waikiki’de işe başladım. Bu süre zarfında, evlendim, askere gittim, araba aldım ve Allah’ın en büyük hediyesi olan bir çocuk sahibi oldum. Bunların hepsi olurken benim ailemin yanında LC Waikiki vardı. Başka şirkette ne oluyor bilmiyordum. Bilmeme de gerek yoktu. Mutluydum. Ama

Bugün ailemden ayrılıyorum.

Tamam her şey toz pembe değildi. Sıkıntılar yaşadım. Ama bağlılığımı kaybetmedim hiçbir zaman. Bağlılığım düştü ama toz kondurmadım LC Waikiki’ye. Herkese şirketimi anlatıyordum. Yaptığımız işleri, çalışma ortamını, değerlerimizi anlatıyordum. Vizyonumuzdan bahsediyordum. Şirkette işler iyi gitmese de anlatmaya devam ediyordum. 8 sene içerisinde 10’dan fazla pozisyon değiştirdim. 10’dan fazla yöneticiye de direkt bağlı olarak çalıştım. Bu süreç beni çok yordu ama çok da şey öğretti. Kimlerle çalışmadım ki, Osman Şentürk, Serkan Ulukaya, Cemil Yıldız, Erdem Çalışkan, Mesut Akyıldız, Hakan Uğur, vs. Sonra ben yönetici oldum. Uzman Yardımcısı olarak başladığım serüvende Müdür olarak görev aldım 2012 yılında. LC Waikiki’nin en genç müdürlerinden biri oldum. Benimle beraber 4 kişilik bir ekibim vardı 10 kişi olduk. Yeni bir mezun olarak girdiğim bu şirkette bir çok şey öğrenmiştim. Serkan Bey’den aldığım bayrağı daha ileriye taşımak için çalışmaya başladım.

Bayrağı biraz daha ileri taşımak için kolları sıvadım. Serkan Bey’i teknik olarak geçmemin imkanı yoktu. Elimden geleni yapacaktım. Ekibimle Otomatik Sevkiyat Sistemlerinde harika işler çıkaracaktık.  Yurtdışı açılımında en önde olacaktık. Farklı departmanlarla ortak bir çok başarılı proje yapacaktık. Departmanın rotasını optimizasyona çevirecektik. Tekstil perakendesinde bir ilk olan ve IBM’in iki organizasyonunda ve bir çok üniversitede başarısı hikayesi olarak anlatılan “Mağazalar Arası Transferin Optimizasyon ile Çözülmesi” projesini devreye alacaktık.

Bunların dışında, farklı yetkinlikler kullanmanın zamanı gelmişti. Bu veda yazısında teknik başarıları anlatmayacağım. Anlatsam zaten sayfalara sığmayacaktır. Bu sebeple geçmişe dönüp yaptığımız garip işlere bir bakalım. Evet, Bir yönetici olarak, bazı şeyleri olması gerektiğinden farklı yaptığım doğrudur. Bir duyuru maili, bir organizasyon, bir iş arama süreci, hep olması gerektiğinden farklı ilerledi benim yöneticiliğimde. İlk olarak Duyuru Maillerinden başlayalım. Daha önce yazdığım bir mail örneği bulunmaktaydı. Aşağıda da farklı duyuru maili örnekleri bulunmaktadır.

Merhaba;

Aşağıda bir şairin Allocation hakkında yazdığı şiir bulunmaktadır. Bu şiiri okuyup aşağıdaki soruyu tarafıma cevaplamanız istenmektedir. İlginiz için şimdiden teşekkür ederiz.

Şiir
Bir allocator yoktur ki açmamış olsun ekran-ı rezerve
Girer gece gündüz rezerve bakarak sadece geçmişe
Bulmuş “şu kadar haftaya tamamla” diye bir parametre
Doldurur tüm mağazaları elinden geldiğince

Şiirin çözümlemesi
Şair, yukarıdaki dizelerde bir allocatorun rezerve girerken yaptıklarını anlatmaya çalışmıştır. Allocatorların gece gündüz çalıştığını vurgulayan şair, rezervelerin sadece geçmişe bakılarak girdiğini iddaa etmiştir. Rezervelerin şu kadar haftaya tamamla diye bir parametre ile girildiğini ve mağazaların doldurulmaya çalışıldığından dem vurmuştur.

Soru:
Bir Allocator neden rezerve girerken “… haftaya tamamla” mantığına göre rezerve girmektedir? Bu bir ezber midir yoksa arkasında bir mantık var mıdır? Tam olarak bu şekilde rezerve girerken ne yapılmak istenmektedir? Detaylı olarak cevaplarınızı bekliyoruz.

Dikkat
Cevap veren kişiler arasında yapılacak çekilişte sürpriz bir hediye verilecektir. Cevabın doğruluğu bizim için önemli değildir. Cevpalar 3. Şahıslarla paylaşılırken isminiz gizli tutulacaktır.

Aaa rezil olurum yanlışsa” “Yazıyozda noluyo” “Çok biliyorsan kendin cevapla
Bugüne kadar söz verdiği çikolataları alsın önce” gibi düşünceleri aklınızdan çıkarın.
Aaa rezil olurum yanlışsa” –> Rezil olmayacaksınız, yanlış da olsa isminiz bizde gizli kalacaktır.
Yazıyozda noluyo” –> Yazıyosunuz ve biz sizin yazdığınız her şeyi değerlendiriyoruz. Şirkete katkınız oluyor
Çok biliyorsan kendin cevapla” –> Çok bilmiyorum. Öğrenmek için soruyorum. (Şaka şaka biliyorum ki cevabı ben)
Bugüne kadar söz verdiği çikolataları alsın önce” –> Bugüne kadar söz verip de almadığım çikolata mı varmış? (Evet var, borcum neyse öderim (ÖDEMEDİ))

Eğer bu maili, klasik cümlelerle yazsaydık, 40’a yakın kaliteli cevap alamazdık. Allocatorların içindeki şair ruhu ortaya çıkaramazdık. Bu cevaplardan bir kitapçık çıkarıp allocatorlara yollayamazdık.

Bu da bir diğer duyuru maili:

Merhaba Sevgili Şiir Severler;

Yo! Birazdan okuyacağınız şiirdeki gizli mesajımızda, sorularınıza dönüş için maksimum süre hedefimizi açıklamaktayız.
Analitik Sanat Ekibi

Dönüjem Ben Sana
Hey sen alokeytır!
Email at hadi yardır.
Doluluğun düşer rezerven onaylanmazsa,
En güzeli sen buyer grup kaydır!

Fena olmaz aslında onay doğru çalışsa…
Belki bi bildiği vardır, sistem ne de olsa (!)
Eğer olay hala çok karışıksa,
Şüphe etme sor bize elbet cevabı vardır!

Sorular sorular sorular…
Analitikçiler sırayla cevaplar.
Analiz edecek dönecek elbet sana,
Termini gör mısraların başında!

Artık mail ya da forumdan sorduğunuz sorulara cevabımızı hedef saatler içinde vereceğiz. So Check it out man!

Not: Şair, söz yazarı, bestekar Melih Çelik’e teşekkürlerimi sunarım 🙂

Beş saat kuralında o kadar başarılı olamadık belki ama yine de etkiliydi bence 🙂

Departman olarak, hep organizasyonların peşindeydik. Guitar Hero partylerinden Kelle Paçacılara kadar bir çok yere gitmiştik. Fakat, iş senelik departman bütçesini yemeye gelince asıl organizasyon orada ortaya çıktı. GOYDOY. Goy goy ve Doymak kelimelerinin birleşmesi ile ortaya çıkan GoyDoy, her sene 1 tane düzenlenen bir organizasyona dönüştü. Temelde, belirlenen bir muhitteki en lezzetli yemekleri ufak porsiyonlar şeklinde yemeye odaklanan aynı zamanda muhabbetin de dibine vuran bir organizasyondu. Birincisi 2013 yılında Sirkeci-Eminönünü-Beyazıt’ta, İkincisi ise 2014 yılında Beyoğlu-Taksim’de düzenlendi. www.goydoy.com adresinden aktivitelerimizi takip edebilirsiniz. Ya da google’a “eminiönde ne yenir” yazsanız hemen çıkar zaten 🙂

Biz hem goy goy yapan hem de en güzel yemekleri keşfetmek için sokak sokak dolaşan bir grubuz. Geziyoruz, yiyiyoruz, goy goyun dibine vuruyoruz.

GoyDoy 19 Nisan 2014 tarihinde ilk turu ile başlayacak. Amacımız önce İstanbul, sonra Türkiye ve en sonunda Dünya’daki lezzetleri keşfetmek.

Yediğimiz içtiğimiz bizim olacak ama yine de fikir sahibi olmanız için buradan hem gittiğimiz yerleri hem yediklerimizi hem de içtiklerimizi buradan yazacağız.

GoyDoy.com’dan bir yazı:

Türk Kahvesi – Şark Kahvesi – Beyazıt Kapalı Çarşı

Nuruosmaniye , Mercan ve Beyazıt arasında yer alan Kapalıçarşı 64 cadde ve sokağı , iki bedesteni , 16 hanı , 22 kapısı ve yaklaşık 3.600 dükkanı ile dünyanın en eski ve en büyük alışveriş merkezlerinden biridir. 45.000 metrekare kapalı alana sahip olup, içinde yaklaşık 20.000 kişi çalışmakta ve mevsimine göre günde 300 ile 500 Bin arasında ziyaretçi almaktadır.

Efsaneye göre, İstanbul’un altı birbirine bağlı dehlizlerle kaplıymış. Hatta bu dehlizlere Yerebatan Sarayı’nın gizli bir yerinden de giriliyormuş ve tünel, denizin dibinden devam edip taaa Kınalıada’ya kadar gidiyormuş.

Tüneller Kapalıçarşı’nın altından da geçiyormuş tabii. Hatta şu an, Çarşı’nın gizli tutulan bir yerinden girilebiliyormuş bu tünellere… Buralarda yemek takımı üzerine çalışan gümüş kaplama atölyeleri varmış. Yerin dibindeki yere ruhsat verir mi belediye? Hepsi kaçakmış bunların… Çalışanlara da işe başladıkları gün, dehlizlerden kimseye bahsetmeyeceğine dair Kur’an’a el bastırılıp, yemin ettiriliyormuş.

kapali carsi

Tüneller çarşının altından başka yerlere doğru da gidiyormuş ama buraları kullanmak kesinkes yasakmış. Bir keresinde hazine meraklarından, üç-dört işçi çocuk ilerilere gitmeyi denemiş.

Dehlizler labirent gibiymiş. Çocuklardan sadece biri geri dönmeyi başarmış, diğerleri yollarını bulamayıp tünellerde kaybolmuş. Dönen çocuk da (Allah muhafaza) aklını oynatmış. Çünkü ileriki kısımlar, iskeletlerle, insan boyunda böceklerle, farelerle filan doluymuş. Bu çocuk bir daha hiç “yeryüzüne” çıkmamış. Bütün gün dehlizlerdeki atölyelerde filan dolaşıyormuş, kim ne verirse onu yiyip, gece de artık nerede sızarsa orada uyuyormuş. Arada da yine tünellerin ilerilerine gidip birkaç gün kayboluyomuş ortalıktan. Döndükten sonra hiç birşey yiyip içmeden gözlerini öyle bir noktaya dikip, bakıp duruyormuş günlerce.

GoyDoy ekibi olarak bu dehlizleri araştırmak ve gizli hazineleri bulmak için Kapalı Çarşı’ya gittik. Saatlerce aramamıza rağmen gizli girişi bulamadığımız için pek ilerleme kaydedemedik. Sonuç olarak o kadar çok yorulmuştuk ki – aslında programımızda olmamasına rağmen – bir soluklanmak adına Kapalı Çarşının merkezinde bulunan tarihi Şark Kahvesi’nde bulduk kendimizi. Buraya Kapalı Çarşı esnafı olan astronottoman’ın tavsiyesi üzerine gittik. Kalabalık olmamıza rağmen yer bulabildik. Türk Kahvelerimizi sipariş ettik. Yanında lokumu ile birlikte servis edilen kahvelerimizin siz diyin kırk ben diyim yüz kırk yıl hatırı vardı. Kahvenin yanında edilen dost sohbeti ile sade kahveler bile tatlanmıştı muhterem okuyucular.

sark_kahvesi

Siz siz olun yolunuz Kapalı Çarşı’ya düşerse Şark Kahvesi’nde bir Türk Kahvesi için. Söylentilere göre dehlizlerden dönen çocuk ayda bir defa bu kahveye gelirmiş. Sadece bir Türk Kahvesi söyler, soğuyana kadar gözünü ayırmadan kahveye bakar, sonra tek dikişte içip hesap ödemeden gidermiş ve bir anda gözden kaybolurmuş. Belki bir gün siz de bu genci görebilirsiniz.

Adres: Yaglikcilar Cad. 134 Isbank yani Kapalicarsi / iSTANBUL

Telefon: +90 212 512 11 44

Web: http://www.sarkkahvesi.com/

Departmanda 1.5 senemi tamamlamıştım. Kadromu genişletmek istediğim için, şirket içine ilan açmayı planlıyordum. Daha önce şirket içine açtığım ilanlardan dolayı ağzım yanmıştı ve yoğurdu üfleyerek yiyordum. Dışarıdan çok sevimli bir departmandık, çok güzel işler yapıyorduk, sevenimiz çoktu ama ne zaman şirket içine bir ilan açsak, 5’ten fazla başvuru olmuyordu. Evet yanlış duymadınız. 5. Bu sebeple, bu sayıyı arttırmak için internette araştırma yaptım. Şirket içi pozisyon ilanlarının çok klasik olduğuna karar verdim. Sonuç olarak, farklı ve ilgi çekici bir ilan yayınlamaya karar verdim. İnsan Kaynakları bunu kabul etmedi. Ben de onlara ilanı yayınlamalarını söyledim. İlan yayınlandıktan sonra, gelen ilan mailini forwardlayarak aşağıdaki çalışmayı yolladım herkese:

İş Analitiği ve İş Geliştirme Uzman Yardımcısı ilanımız şirket içinde yayınlandı. İlanımıza başvurmadan önce bu departmanda çalışmak için uygun olup olmadığınızı test edebilirsiniz. (Büyütmek için üstüne tıklayınız)

uygunluk testi

Buna rağmen başvuru sayısı 5’i geçti mi? Tabiki hayır 🙂

Şirket içinde gerekli talebi bulamayınca, yeni bir proje tetiklendi. Bugünkü adı ProFashionals olan fakat bizim deyimimizle “Back to School” (Aman ne yaratıcı bir isim 🙂 ) olan proje. Üniversitelerin Endüstri Mühendisliği bilim dallarının lisans bitirme projelerine destek olma kararı aldık. Şirketimizin de desteği ile 6 üniversite ile görüştük ve aynı sene bir çoğu ile proje yaptık. Sene sonunda çok güzel bir organizasyonla da noktayı koyduk.  Burada bu organizasyon hakkında detaylara bakabilirsiniz.

Son olarak, Departmanımızın tek sayılık dergisinden bahsetmek istiyorum. Sadece 1 sayı çıktı ama dolu doluydu. Bu dergi ile kendimizi anlatmak istedik. Ne iş yaptığımızı, neylerle uğraştığımızı kendi tarzımızla anlatmak istedik. Aslında sosyal insanlar olduğumuzu göstermek istedik. Aşağıda bu dergimizin giriş kapağı bulunmaktadır.

dergi

Evet bunlar yaptıklarımızdan birkaç örnek. Bir de yapmak isteyip de yapamadıklarımız var. Neler mi?

  1. “Bir toplantıda yapmak isteyip de yapamadıklarınız” konulu video
  2. İş Analitiği departmanı oyuncuları ile LC Waikiki reklam çekimi
  3. İş Analitiği ve İş Geliştirme Departmanı için MANGA
  4. Piknik (Pardon sonunda yaptık di mi onu 🙂 )
  5. Edirne’ye ciğer yemeye gitme
  6. Kağıt bardaklardan Speed Stacks yarışması (Bu hep aklımdaydı ama kimsenin haberi yoktur)
  7. Ekip olarak şirkette Counter Strike oynamak (Son 1 haftadır internet cafede oynarak kısmen yaptık bunu da)
  8. Lasertag, paintball, go kart (Departmanın hepsi gelsin diye beklersen olmuyormuş bu işler 🙂 )

Eveeeet. Bu uzun yazıyı da bitirmenin zamanı geldi. Bugün bu güzel şirketten ayrılıyorum. Bazen aklıma gelirdi. Acaba ben LC waikiki’den ayrılabilir miyim diye. Bağlılığım o kadar yüksekti ki, hayal etmekte zorlanırdım. Çevremdeki insanlar benim LC Waikiki’den hiçbir zaman ayrılamayacağımı söylerdi. Ama işte ben de gidiyorum.

Ben şirketimi seviyorum. Seviyorum, çünkü görüşüm, dinim, ırkım ne olursa olsun bana saygı duyuluyor. Seviyorum, çünkü bana bugüne kadar bir çok şey öğretti ve öğretmeye devam ediyor. Seviyorum, çünkü evime ekmek götürmeme aracı oluyor. Seviyorum, çünkü bir amaç uğruna çalışıyorum. Bugün ben kızgın ya da dargın ayrılmıyorum. Bugün ben üzgün ayrılıyorum. İnsan sevdiğinden hiç mutlu şekilde ayrılır mı?

Başta Sn. Mustafa Küçük olmak üzere, bugüne kadar bana emeği geçen tüm yöneticilerime; Birlikte çalıştığım tüm birimlerin yöneticilerine ve ekiplerine teşekkür ederim.

Bir yönetici, başarılı olmak için bir çok özelliğe ihtiyaç vardır. Objektif olmak, analitik düşünme, ifade yeteneği, ikna yeteneği, vs. Fakat, bu yetkinliklerden çok daha önemli olan bir şey varsa o da iyi bir ekibe sahip olmaktır.

LC Waikiki’de sahip olduğum en değerli şeylerden biri olan, beni ben yapan, beni başarılara sürükleyen, çalıştığım süre boyunca her zaman beni destekleyen, sevgili ekibim İş Analitiği ve İş Geliştirme Ekibine çok teşekkür etmek istiyorum. İyi ki varsınız, iyi ki benim ekibimsiniz.

Buradan tüm çalışma arkadaşlarıma ayrı ayrı ismen teşekkür etmek isterdim. Yazmaya başladım. Fakat o kadar uzun bir liste oldu ki, tamamlayamadım. Korktum birilerini atlarım diye. O yüzden siz özel insanlar, kusuruma bakmayın.

Sevgili LC Waikiki! Bugüne kadar bana kattığın her şey için teşekkür ederim. Benim ailem oldun. Kardeşim oldun. Arkadaşım oldun. En iyi arkadaşım oldun Waikiki. Tekrar Görüşmek Üzere. Allah’a emanet ol.

Sabri Bey ne yapıyorsunuz?
Bunu, bunu alın dışarıya
Alalım. Alalım sizi dışarıya. Sizi dışarı alalım

Beni benimle bırakmak istemeyenler için gelsin:
E-Mail: sabrisuyunu[at]gmail[dot]com
Web Sitesi: http://sabri.suyunu.com/
Twitter: https://twitter.com/suyunu
Facebook: https://www.facebook.com/suyunu
Instagram: https://instagram.com/suyunu/
Pinterest: https://www.pinterest.com/suyunu